Derinleşen yalnızlık
Tel Aviv
DÜNYAYA bakış ve dünyayla ilişkilerin nasıl algılandığına bakıldığında İsrail Türkiye'nin 1990'lardaki halini çok andırıyor. Türkiye'nin 1990'lı yıllarında olduğu gibi darmadağın bir merkez siyaset, liderlik yapamayan siyasi parti başkanları var. Koalisyon hükümetleri güçlü bir merkez parti omurgasıyla şekillenemiyor.
Devleti kuran İşçi Partisi tarih sahnesinden siliniyor. İyice sağa kayan siyasette, ırkçı Avigdor Lieberman geleceğin merkezini belirleyecek kadar güç kazanıyor. İç ve dış siyasette Türkiye'den Mavi Marmara ölümleri nedeniyle özür dilenmesi dahil istemediği tüm kararları engelleyecek iktidarı var.
İsrail bir yandan Ortadoğu'nun tek demokrasisi olmakla övünürken Mavi Marmara'da bulunduğu için Filistin kökenli bir milletvekili Knesset'in çalışmalarından men ediliyor. Diplomatik pasaportu ve milletvekili imtiyazları da kendisinden alınmış. Türkiye'de de DEP milletvekilleri Meclis'ten atılmışlardı. Aynı Knesset geçen hafta işgal altındaki topraklardan gelen malların boykot edilmesini yasakladı. Lieberman AB'den para alan derneklerin İsrail in çıkarları aleyhine çalıştıkları gerekçesiyle soruşturulmasını istiyor.
Ülke kendisini kuşatılmış hissediyor. 1990'ların Türkiye'si gibi tüm dünyanın kendisine düşman olduğuna emin, kirpi-leşmiş. Barış kampında yer alanlar bile giderek sağcı sayılacak bir söylemi benimsemişler. Zor kararlar vermekten korkulduğu için bugünkü durumun daha uzun zaman süreceği, yapılacak bir şey olmadığı, Filistinlilere güvenilemeyeceği inancı hâkim.
İsrail'de stratejik meselelerle ilgilenenler ve genelde bu konulara duyarlı kamuoyu gene 1990'lar Türkiye'si gibi bölgedeki, dünyadaki köklü ve geri çevrilemeyecek gelişmeleri yakından takip ediyor. Çoğunluk açısından Başkan Obama "bir kaşık suda boğulacak" bir başkan. Obama'ya Washington'da posta koyan İsrail Başbakanı Netanyahu'nun popülaritesi on üç puan yükselmiş.
Bölgedeki değişimi kaygıyla takip eden İsrailliler ülkelerinin de değişen ortama uygun yeni söylemler ve politikalar geliştirmesi gerektiğini görmek istemiyorlar. Eski paradigmalarına sıkı sıkıya bağlanarak aslında hemen yanı başlarında yaşanan, kendi geleceklerini de derinden etkileyecek gelişmeleri ıskalıyorlar. Yalnızlıkları derinleşiyor.
Türkiye de olduğu gibi İsrail de de "terörist" kelimesi anlamlı siyasi analiz yapmayı neredeyse imkânsız kılıyor. "Terörist" tanım gereği insandan sayılmadığı için, Mavi Marmara olayında İsrail kamuoyu kendi silahlı kuvvetlerinin yaptığının yanlış olduğunu kabullenemiyor. Yapılan operasyon uluslararası sularda silahsız insanlara yönelik bir eylem olarak kabul görmüyor.
Bana en çarpıcı gelen nokta Türkiye de yetkililer Mavi Marmara saldırıya uğramadan önce İsrail yetkilileriyle bir mutabakat sağlandığını söylerken İsrail tarafının böyle bir şeyin var olmadığındaki ısrarı.
Heinrich Böll Vakfı ile Tel Aviv Üniversitesi'ne bağlı Uluslararası Stratejik Etütler Enstitüsü'nün (INSS) birlikte düzenledikleri konferanstan çıkardığım bazı sonuçlar bunlar. İsrail'de Türkiye ile ilişkilerin düzeltilmesi gerektiğine inanan seçkinler çoğunlukta. Yeni Ortadoğu şekillenirken bu eksenin yeniden inşa edilmesini gerekli görüyorlar. İlişkilerin rayına oturmasını istiyorlar ancak bunun eskiye aynen dönüş olmayacağının da bilincindeler. Bu durum da tedirginlik yaratıyor. Zira işin içine gurur giriyor.
Gurur ve duygular bir yana eğer özür sorunu aşılamazsa Türkiye-İsrail ilişkileri hayli kötüye gidecek. ABD'nin çabalamaları da bu yüzden. Bunun farkında olan Netanyahu ordu desteğini de aldıktan sonra Lieberman a meydan okur mu göreceğiz. Okursa ilk kez liderlik yapmış da olacak.