Başbakan Washington'a giderken (2)
Obama yönetiminin geçmiş dönemlerden farklı bir dış politika anlayışı benimsemesi Ortadoğu'daki derin krize yönelik sürekli yan çizer görüntü vermesinin başlıca nedeni. İç ve dış kamuoyundan gelen baskılara rağmen bu tavırdan kolay vazgeçeceğe de benzemiyor. Bunun bir nedeni Ortadoğu'daki gelişmeleri çok derin bir tarihsel dönüşümün sonuçları olarak görmesi.
ABD kamuoyunu oluşturanlar arasında da meseleye bu şekilde bakanların sayısı artıyor. Örneğin, Andrew Bacevich Ortadoğu'da yaşananları, özellikle Suriye'deki vahşi savaşı tarihin radikal bir kırılma noktası olarak görüyor: "Suriye, çağdaş Ortadoğu'nun süregelen çözülmesine ve 21. Yüzyılı tanımlaması beklenen bir gelişmeye, yani daha atılgan bir İslam dünyasının ortaya çıkmasına tanıklık etmektedir."
Böyle bir ortamda Obama yönetimi bölgede güvenebileceği ülkelere destek vererek ya da onlarla birlikte hareket ederek dolaylı bir etkiyi tercih ediyor. Türkiye'nin ABD açısından giderek artan önemde bir müttefik haline gelmesinin bir nedeni bu.
Nitekim Kongre Araştırmalar Servisi'nden Jim Zanotti'nin Başbakan'ın ziyaretinden önce hazırladığı son rapor da bu durumu vurguluyor. Zanotti'ye göre "Türkiye'nin bugün ABD açısından Soğuk Savaş dönemine göre daha önemli bir müttefik olduğu söylenebilir." Türkiye ile stratejik işbirliğini pekiştirmek ABD dış politikasının sabit hedeflerinden birisi sayılıyor.
NATO çerçevesinde İzmir'in bir kara kuvvetleri komutanlığına dönüşmesi, İncirlik'te 60-70 civarında nükleer bomba bulunması, füze kalkanı projesine Türkiye'nin dahil olarak Kürecik'te radar kurulmasını kabullenmesi (ki, evet bu radarın verilerinden İsrail de yararlanıyor) bu işbirliğinin başlıca göstergelerinden. Obama yönetiminden bir yetkili radar anlaşmasını "ABD ile Türkiye arasında son 15-20 yılda alınmış en büyük stratejik karar" diye nitelendiriyor.
Türkiye'nin ABD açısından artan önemi, İran'ın nükleer programı, İsrail-Türkiye ilişkileri, Irak'taki genel gidiş ve Suriye'de ne yapılması gerektiği konusundaki fikir ve siyaset ayrılıklarına rağmen, ilişkilerin yakınlaşmasının temel dayanağı. Ankara kendi stratejik amaçlarına ulaşmak için Amerikan desteğine ihtiyaç duyuyor. Bu karşılıklı bağımlılık taraflar arasındaki ilişkinin giderek daha eşitlikçi olmasını sağlıyor.
ABD, Batı sisteminin çıkarları açısından ağırlığı artan Türkiye'nin aynı zamanda Ortadoğu'da gelişmeleri belirleyecek bir konumda olacağını da beklemişti. Arap isyanları sonrasında ortalığı saran "Türkiye modeli" tartışmalarının başat nedenlerinden birisi buydu.
Ne var ki Suriye krizi Türkiye'nin etkisinin sınırlarını belirgin şekilde ortaya koydu. Almanya'nın önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Volker Perthes bölgedeki kargaşanın yol açtığı belirsizlik ve güç kaymalarını tahlil ettiği "Ortadoğu'da gücün değişen haritası"(The changing map of Middle East Power) başlıklı yazısında şu değerlendirmeyi yapıyor: "Türkiye'nin gücü büyük ölçüde canlı ekonomisine dayanıyor. Kayda değer askeri kuvveti, bölgesel bir güç aracı olarak sınırlı yarar sağlıyor. Siyasi etkisiyse Suriye'de tanık olunduğu gibi abartıldı. İsrail ile yeniden yakınlaşması ve daha önemlisi Kürt nüfusuyla kalıcı bir barışı gerçekleştirmesi halindeyse bölgesel etkisi artacaktır."
Amerika'nın etkili kuruluşu Dış İlişkiler Konseyi'nden Steve Cook'un tespitleri de buna yakın: "Türkiye'nin bölgedeki pozisyonu güçlü ekonomik performansı ve artan diplomatik ağırlığına rağmen ciddi ölçüde eridi". Ne var ki, gene Cook'a göre, "Washington'un ortaklarından bazılarının tarihe karıştığı diğerlerininse büyük baskı altında olduğu karmakarışık bir bölgede Başbakan Erdoğan önemli bir ortak olarak temayüz ediyor."
İki liderin buluşmaları böyle bir bağlamda gerçekleşecek. Özellikle Irak ve Suriye yaklaşımlarındaki ayrılıklar gündemin ön sırasında yer alacak. Bunları da yarın inceleyeceğim.