Suriye, iklim ve gelecek
GEÇENLERDE İran'ı çok iyi bilen, Farsça konuşan, Ortadoğu konularında uzman bir araştırmacı "Ankara'nın Ortadoğu meselelerinde hâlâ bir yeni yetme" olduğunu düşündüğünü yazıyordu. Bu acemilik intibaının izlenen politika, kullanılan söylem ve ortadaki sonuçlar arasındaki engin uçurum nedeniyle yaratıldığı belli.
Türkiye kamuoyunun Suriye meselesini tartışmasında olaya bakıştan kaynaklanan bir zaaf daha var. Yaşanmakta olan krizin demografik, ekonomik ve iklimsel boyutlarına bakılmıyor bile. Halbuki dünyada iklim konusunda birbiri ardına gelen felaket haberleri bölgenin geleceğinin yalnızca geniş pazar yaratmak, stratejik üstünlük ya da derinlik kazanmak, medeniyet ihya etmek gibi kavramlarla anlaşılamayacağını ortaya koyuyor.
New York Times'dan Thomas Friedman üç haftadır yazılarını Yemen ve Suriye'den yazıyor. Yemen dünyada su kaynaklarını neredeyse tamamen tüketmiş ilk ülke. Ülkedeki şiddetin, toplumun bir kesiminin hızla radikalleşmesinin ardında siyasi sebepler kadar bu da var. Şimdilerde Yemenliler bir şekilde felaketin eşiğinde, daha da feci sonuçlara yol açabilecek bu durumu toparlamaya çalışıyorlar.
Suriye'deki savaşın arka planında da bu ülkenin geçtiğimiz altı yılın en az üç yılında ağır bir kuraklık yaşamış olmasının büyük payı var. Friedman Suriye'deki felaketi ağır bir fırtınaya benzetiyor. "Aşırı bir iklim olgusu yani modern Suriye tarihinin en kötü kuraklığı, hızla artan bir nüfusla birleşip, baskıcı ve çürümüş bir rejimin etkisiyle rakip dış güçler tarafından gönderilen paralarla ateşlenen dehşetli dinsel ve mezhepsel tutkuları gemlerinden boşaltınca olacağı budur."
İklim faktörü göz önünde bulundurulunca geçtiğimiz haftalarda bilim insanlarınca açıklanan ama bekleneceği gibi Türkiye'de pek yankı bulmayan bir veriye tekrar bakmak gerekiyor. Mayıs ayının başında Hawai'deki bir izleme istasyonu sera etkisine yol açan atmosferdeki karbondioksit miktarının milyonda 400 parçacığa çıktığını kaydetti. Bilim insanları bu miktarı artık dönüşü olmayan nokta diye değerlendiriyor.
Karbondioksit salınımını düşürmek için gösterilen çabalar, bu gazın salınım hızına yetişemiyor. Bu düzey insanlığın iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden korunması için üst sınır sayılan 350 parçacıktan 50 yüksek. Bu 50 parçacıklık farkın sonucu ise Güney Kutbu'ndaki buzulların erimesi oldu.
Karbondioksitin atmosfere salınmasında en büyük etken fosil yakıtların kullanılması. Bir taraftan bunların kullanımını azaltmaya çalışmak gerekirken diğer yandan da daha sıcak havaya, yükselen deniz sularına ve aşırı iklim koşullarına alışmak gerekecek.
Sera gazlarının etkisi, iklim değişikliği gibi konularda yıllardır yazılıp çizilenlere, söylenenlere sarf edilen çabalara bakıldığında gerçekten de bir arpa boyu bile yol gidilemedi. Bu kayıtsızlığın pek çok nedeni var. Fosil yakıtlara dayalı bir ekonominin yarattığı yerleşik çıkarlar bunlardan sadece biri. Fakir ülkelerin nüfusları da hızla zenginleşme istiyorlar eldeki enerji modeli bu. Gelecek nesillerin haliyle ilgili ahlaki tezler kimsenin umurunda değil.
Bu durumda Financial Times Gazetesi'nden Martin Wolf'un yazdığı gibi yapılacak şey "siyaseten savunulması mümkün, düşük karbon tüketimine dayalı bir refah modeli". Yakın gelecekte bunun gerçekleşeceğine dair pek emare yok.
Ortadoğu bölgesi kullanılabilir su miktarı, toprak kalitesi, iklim değişiklikleri karşısında kırılganlık gibi konularda çok sıkıntı yaşamaya aday. Dicle ve Fırat'ta suyun başını tutan Türkiye eğer gerçekten ileride barışçıl, ortak refah üreten, çatışmadan arınmış bir bölge istiyorsa, İslam birliği, Osmanlı coğrafyasının ihyası gibi "vizyon"lardan önce somut çevre meselelerini çözmeye yönelik ikna edici siyasi projeler geliştirmelidir.