Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Betül Tanbay sayesinde tanıştığımızda ne diyeceğimi şaşırmıştım. Yıllar boyu onun şarkıları ruhumdaki kasırgaları yatıştırmış, özlemlerimi dillendirmiş, beni bilmediğim yerlere götürmüştü. Artık miatlarını doldurduklarını düşündüğümde bile her sıkıntı anında dönüp onlara sığınmam nedendi tam olarak bilemem.

        Ortak Akdenizli duyarlılığından mı, köküne çok bağlı olup bunu kozmopolit bir yaşamla harmanlamasından mı, kötü sesli ama derin bir ozan olmasından mı?

        Her ne idiyse onu tanımadan beni Moustaki’ye çeken, tanıştığımızda kırk yılık bir dostumla birlikteymişim gibi hissetmiştim. Ne zaman başladığını bilmediğim ama tanışır tanışmaz kendimi içinde bulduğum bir sohbeti sürdürmüştüm “Anılardaki kızlar” başlıklı anılarını okuduğumda daha da yakınlaşmıştım diyebilirim. Şimdi dönüp kitaba baktığımda başlığa ilham veren Albert Cohen alıntısını bir türlü bulamıyorum. Halbuki o kadar iyi hatırlıyorum ki okuduğumu ya da Moustaki ile bunu konuştuğumu. Kadınlarla ilişkisini anlatırken çapkınlıktan çok her birinde karşısına çıkan sürprizlerden, onlarda keşfettiklerinden bahsediyordu aslında.

        Albert Cohen’in sözü şuydu: “Bize ilham verenin hep hayalimizdeki kızlar olduğunu sanırız. Halbuki asıl ilham kaynağı hafızamızdaki kızlardır.” Çoğunun ismini vermeden sevgililerini anlattığı, Giuseppe isimli kökleri Korfu adasına giden bir Yunan Yahudisinin, son nefesine kadar İskenderiyeli kalmış bir Akdenizli’nin anılarıdır bunlar. “Hepimizin bir yarası vardır/kaybettiği cennetteki bir köşesi /savunduğu bahçesi/benimkinin adı İskenderiye’dir.”

        Çocukluk arkadaşlarının kendisine Jo veya Jozef diye hitap etikleri, soyadı bıyıklı anlamına gelen “başka birine tutulsam/bıraksam, ayrılsam/yanımdadır bilirim/son günümde son eşim/yok yalnız değilim asla/ asla..yalnızlığımla ben” dizelerinin yazarıdır. Anıları da şarkıları gibi yumuşaktır, incedir. Akdeniz’den Brezilya’nın kıyılarına uzanan bir duyarlılığı, İkinci Dünya Savaşı sonrasının Paris’inin entelektüel canlılığını yansıtır. Sıfırdan başlayarak kendini müzisyen olarak kabul ettirmeye çalışmış, sefaletin dibini de görmüştür. Sivrilmesi Edith Piaf ile tanışmasından, onunla sevgili olmasından, hemen tüm muhteşem kadın şarkıcılar gibi kendini tüketen o muhteşem sanatçıya yazdığı Milord şarkısından sonradır.

        Ne güzel anlatır kitapta Piaf ile tanışmasını, kötü şekilde bitecek ama bir yıl boyunca büyük bir ihtirasla yaşanacak, yaşlıca meşhur kadınla genç hırslı genç müzisyenin aşkını. 1950’ler Paris’inin ünlü bir menajeri onu Piaf’ın dairesine götürdüğünde eli ayağına dolaşır. Gitar çalamaz, piyanoda kilitlenir, şarkı söyleyemez. Zaten kıyafeti feci, yüzü bir karış sakallıdır. Genç Moustaki açısından tam bir fiyasko olan bu tanışmadan sonra Piaf onu konserine çağırır. Evinde yemeğe davet eder. Sofrada sağına oturtur. Yemek bittikten sonra sohbet, piyano başında şarkılar, kahkahalar Amerika’dan özel olarak getirtilmiş caz plaklarını dinlemek derken salon yavaş yavaş boşalır. Gün ağarmaya başlar. Uyumak gerekir artık der Piaf. “Kafam karışık, bitkin, peşinden odasına gittim.”

        Moustaki bestecidir. Piaf’tan sonra beyazperdeden sahneye geçen Serge Reggiani için bestelemeye başlar. Sonraları kendi repertuvarının da en güçlü şarkıları olacak eserleri onun için besteler. Kendisi söylemez. Ta ki, Reggiani Le Méteque şarkısını Moustaki’nin kendisinin söylemesi gerektiğine onu ikna edene kadar. Sonrası, son nefesine kadar şarkı söylemeyi sürdüren ama o ilk onyıllarındaki nefesi bulamayan bir şarkıcının, bestecinin dünyada sedasını bırakmasının hikâyesidir. Kitabında yazdığı gibi hep gidecek bir yeni yer vardır. “Taksi beni bekliyor. Uçak beni daha önce yaşamadığım bir yere götürmeli.” Bundan sonra yeni bir yolculuk yok “bıyıklı”. Hoşçakal ve sağol.

        Diğer Yazılar