Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ALKOLLE ilgili yeni düzenleme, Türkiye'de rejimin daha baskıcı hale gelmesinin kilometre taşlarından biri sayılabilir. Bu alkolle ilgili düzenlemeler yapılmasından çok işin yapılış tarzının, bu tarza karşı gündeme getirilen itirazlar üzerine kullanılan dilin şiddetiyle ilgili. Bu dil, başka birçok konuda olduğu gibi keskin kutuplaşmalar yaratmaya, var olanları daha keskinleştirmeye, bazı kesimleri inanılmaz bir korku dalgası yaratarak, sindirmeye yönelik.

        Bambaşka konularda da -ki bu işçi hakları olabilir, öğrencilerin talepleri olabilir, Alevilerin vicdan özgürlüğüne bağlı istekleri olabilir, bir şehrin tahrip edilmemesini arzulamak olabilir- aynı şekilde bir dil şiddetine başvuruluyor. Tabii şiddet yalnızca dilde kalmıyor, hemen her fırsatta fiziki şiddete, gaz banyosuna, tazyikli su saldırısına da dönüşüyor. Hiçbir seçim ve iktidar kaygısı taşımaması gereken, Kürt meselesinde silahların susmasını sağlamış bir hükümetin neden bu denli şedit olduğunu kestirmek güç.

        Bunun da ötesinde etrafı tam anlamıyla bir ateş çemberine dönüşmüş bir ülkede bu kadar gereksiz gerginlik yaratmanın mantığını anlamak da zor. Dönüştürücü bir şiddet kasırgasına kapılmış, nereye gideceği belli olmayan bir Ortadoğu bölgesinde Türkiye.

        Şimdiye kadar bölgede yaşanan şiddet daha yaşanabilecek olanın yanında solda sıfır kalabilir. Suriye'den yayılan zehir Irak'ı çoktan pençesine alıp oradaki iç savaşı yeniden başlattı. Uzun zaman kendi şeytanlarını zaptetmeye çalışan Lübnan'da Hizbullah'ın, Allah'ın değil İran'ın partisi olduğunun teyit edilmesiyle yeni bir iç savaş dalgası ihtimali güçleniyor. Selefi'leşen Sünniler burunlarında kan kokusu Hizbulah'ın üzerine gidecekler.

        Bu mezhep savaşları jeopolitik güç ve etki mücadelelerini kamufle ediyor. Daha doğrusu jeopolitik etki mücadelesi mezhepsel ayrımlar üzerinden sürüyor ve her toplumu ayrıştırıyor, tarafların düşmanlığını biliyor. Böyle bir ortamda Türkiye'nin kendi iç bütünlüğünü, toplumsal ahengini olabildiğince muhafaza etmesi gerekir. Hal böyleyken ve hiç de gerek yokken toplumun iplerini bu denli germenin, düşmanlıkları körüklemenin bedeli herhalde son tahlilde getirisinden katbekat yüksek olacaktır.

        Irak ve Suriye'yi çok iyi bilen, sahada çok dolaşan gazeteci Patrick Cockburn'un London Review of Books Dergisi'nde çıkan yazısı, uzun zamandır korkulan bir gelişmenin artık iyice belirginleştiğini vurguluyor. Suriye savaşı etrafa saçılmaya başladı. Türkiye bunun şimdilik en kanlı tezahürünü Reyhanlı'da yaşadı. Diğer komşularda iş çığırından çıkmak üzere. Irak'ta zaten hiç tam anlamıyla dinmemiş mezhep savaşı yeniden alevlendi.

        Bir dönem Irak ordusuyla Kürtlere karşı işbirliği yapan Sünniler bile, kendilerine uygulanan şiddet karşısında merkezi hükümetin aleyhine döndüler. Dünkü gibi patlamaların ve onlarca ölüm haberinin sıradanlaşacağı bir döneme giriyoruz. 4 milyonluk Lübnan çoğu Sünni yarım milyon mültecinin ağır yükü atında. Ürdün hem Irak hem Suriye mültecilerinin sisteme yüklediği basınçla uğraşıyor.

        Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonraki yapısı yıkılırken yerine neyin geçeceğini kimse bilemiyor. Daha doğrusu gelişmelerin kontrol dışına çıkmayacağından kimse emin olamıyor. Türkiye, ABD'nin Irak Savaşı'nın yarattığı, Arap isyanlarının da derinleştirdiği bu siyasal-mezhepsel krizde özellikle Kürtlere yönelik politikasını değiştirerek büyük bir avantaj elde etti.

        Ama bunu yaparken kendisini mezhep kutuplaşmasının uzağında tutmayı beceremedi. Giderek de Suriye'den etrafa yayılan zehrin etkisinde kalma ihtimali artıyor. O zaman evdeki hesapları tam olarak çarşıya uymayabilir. Bu durumda da içeride yeni kutuplaşmalar yaratmanın gerekçesini anlamak iyice güçleşiyor.

        Diğer Yazılar