Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİLMEDİĞİNİZ bir durumla ya da alışık olmadığınız bir gelişmeyle karşılaşınca ilk dürtü eski kalıplar içinden bunları anlamaktır. İçinizde bir yerde bu yaşananın çok farklı olduğunu hissetseniz bile bunu kabullenmenin maliyeti yüksek gelebilir. Bilmediğiniz yoğurdu yiyeceğinize bildiğiniz ayranı içmek daha akıl kârı sayılır.

        Reddin türlü tezahürleri olabilir. Gezi olayları ardından iktidar odaklarının ve sözcülerinin söylediklerine baktığınızda, her türlü çarpıtma, yanlış bilgilendirme, karşındakini şeytanlaştırma girişimi denendi. Tipik Türkiye sendromlarından olan "dış mihraklar" odaklı açıklamalar derhal tedavüle sokuldu.

        İşin garibi iktidarın başlangıcında daha güçlü odaklara karşı çeşitli yöntemlerle demokratik meşruiyetin önemini vurgulayan, iktidar partisini sakınan örgütler bile şimdi dayaktan paylarını alıyorlar. Açık toplum vakfına reva görülen suçlamaları herhalde bu kalemden değerlendirmek gerekiyor. Bu tabii aynı zamanda muazzam bir kadirbilmezlik, iktidar söz konusu olunca yüze vuran ürkütücü bir saldırganlık, iftira kampanyası düşkünlüğü anlamına da geliyor.

        Tabii ilk tepkileri verdikten sonra duruşunuzu değiştirebilirsiniz de. Bu hükümet daha önce de pek çok kez pek de ses etmeden 180 derecelik dönüşler yaptı. Bu sefer de ilk raundu kazanmanın getirdiği bir özgüvenle söylemine yansıtmasa bile eyleminde Gezi ruhunu ortaya çıkaran yanlışlarını düzeltmeye kalkabilir. Gerçi bu imkânsız değilse bile zor. Zira Gezi'nin karşısında devletin tüm gücü, dokunulmazlığı ve acımasızlığıyla yer alanlar, onlara destek verenler yeni bir hatta kolay giremeyecekler gibi görünüyor.

        Aslında fark etmez. En son İran'da örneğini gördüğümüz gibi bastırılan, ezilen, yok edildiği sanılan, devlet şiddetiyle nefes almasına izin verilmeyen, birde üstelik ekonomik ambargolar nedeniyle ağır bedeller ödeyen bir toplum eline geçirdiği ilk fırsatta çıkışını yapabiliyor. Uğradığına inandığı bir haksızlığı düzeltmek için iradesini ortaya koyabiliyor.

        Dahası Türkiye'de olanları gerçekten yalnızca Türkiye bağlamında görmemek gerekiyor. Dünyanın onlarca ülkesinde kimisi daha şaşaalı kimisi daha sessiz birbirine benzer olaylar neredeyse 7-8 yıldır yaşanıyorsa, ortada herhangi bir ülkeyle sınırlı sayılamayacak bir olgu var demektir.

        Dün Türkiye bugün Brezilya, Bulgaristan, onlardan önce Tunus-Mısır, Avrupa'da İspanya, Yunanistan, Latin Amerika'da Şili, Asya'da Çin, Tayland gibi ülkelerde toplumlar hareketlenmişse, ABD'de Wall Street'i işgal hareketi yaşanmışsa bunu ne faiz lobisiyle, ne Soros'la ne Türkiye'nin gücünü kıskananlarla izah edemezsiniz.

        Her şeyin temelinde aslında basit ama çok önemli bir olgu yatıyor. İnsanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun yarısından fazlası artık kentlerde yaşıyor. Yeni Kentler Vakfı'nın başkanı John Rossant'ın yazdığı gibi, "gerçekten kentli ilk yüzyılda siyaset kentlerde yapılacak ve kentlerle ilgili olacak. Kenti ve oradaki kamu alanlarını kim kontrol etmeli?" sorusu merkeze oturacak. Gene Rossant'a göre, ve Gezi'de Brezilya'nın kentlerinde tanık olduğumuz gibi, kentliler adam yerine konmak, saygı görmek ve kentsel kimlik üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar.

        Kent ortamında uzun zamandır süren ekonomi politikalarının sonuçları ve felsefesi nedeniyle artan eşitsizlik insanları harekete geçiriyor. Brezilya'daki kalkışmanın en önemli sebeplerinden birisi fakirlere yönelik kamu hizmetlerinin yetersizliği ve kamu harcamalarındaki denetimsizlikti. Bunun yarattığı duyguları ve tepkileri iyi anlamak gerekiyor.

        "Bu nedir?" derseniz tanımlamaya çalışayım: İstanbul'da, Kasımpaşa'dan Unkapanı'na doğru giderken, eşsiz bir çirkinlik ve estetik yoksunluğu abidesi sayılabilecek, canım Süleymaniye Camii'ni ve Tarihi Yarımada siluetini iğfal eden metro köprüsüne baktığınızda hissettiğiniz öfke ve çaresizliğin getirdiği hırstır bahsettiğim.

        Diğer Yazılar