Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GELENEK sahibi bir bakanlıkla henüz geleneğini oluşturamamış bir bakanlık arasındaki farkı geçtiğimiz günlerde çarpıcı bir şekilde gördük. İşi, Türkiye'nin AB sürecinin mümkün olduğunca pürüzsüz sürmesi olan AB Bakanlığı, Gezi olaylarıyla ilgili Avrupa'dan ve dünyadan gelen eleştirilere karşı resmi sitesine külhanbeyi ağzıyla yazılmış bildiriler koydu.

        Buna karşılık kökleri 19. yüzyıla giden köklü bir geleneğe sahip Dışişleri Bakanlığı vakur bir duruş sergileyip, soğukkanlı bir siyaset izledi. Kısacası doğru olanı yaptı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Alman mevkidaşı ile kurduğu diyalog sonucunda da Türkiye ile AB arasında ipleri koparma noktasına kadar getirebilecek bir kriz engellenmiş oldu. İki bakanın geçmiş yıllarda aralarında bir güven ilişkisi oluşturmaları herhalde çözüme ulaşmayı kolaylaştırdı.

        Buna karşılık AB Bakanı ile buluşan AB üyesi ülkelerin büyükelçileri gece yarısı yayınladıkları bir ortak bildiriyle Türkiye tarafının yaptığı resmi açıklamayı en azından kuşkuyla karşılanacak konuma getirdiler. Bildiri yalnızca bir mahcubiyet duygusu yaratmakla kalmıyor Türkiye'nin AB ilişkilerinin bu üslup, komplocu bakış açısı, hakaret dolu dille pek bir yere varamayacağını da gösteriyordu.

        Benzer şekilde Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan arasındaki telefon konuşmasında esas konunun ne olduğu hakkında tarafların yaptığı vurgu farklıydı. Ezcümle, Türkiye konuşmanın merkezinde Suriye olduğunu vurgularken, Beyaz Ev açıklaması esas konunun Gezi olayları olduğunu, gösteri ve ifade özgürlüğüne Başkan Obama'nın ne kadar önem verdiğini kayda geçiyordu.

        Tüm bunlardan çıkarılması gereken sonuçlar tabii ki var. Öncelikle içerideki kalabalıklara müthiş bir propaganda aygıtının sattığı mesajları dünyaya kabul ettirmeniz mümkün değil. "Sanal gerçeklikler" yaratarak pozisyonunuzun doğruluğuna başkalarını ikna etmeniz zaten imkânsız. Buna teşebbüs ederseniz bugünün sosyal medyalı, akıllı telefonlu, uydulu iletişim dünyasında fena çuvallarsınız. Daha kötüsü bir daha kimse de sözünüzü ciddiye almaz, dinlemez.

        Türkiye, Batı sisteminin içinde kalacaksa, giderek bir seraba dönüşse de AB üyelik sürecine devam edecekse belli kriterlere uygun hareket etmek zorunda. Bugüne dek Türkiye'nin son yıllardaki sivilleşme ve demokratikleşme atılımları nedeniyle hükümete gösterilen müsamahanın sınırına artık gelindi. Başkan Obama bile daha bir ay önce âlây-ı vâlâ ile ağırladığı Başbakan Erdoğan'ı bu konuda uyardı. "Biz gene de bildiğimizi okuruz" demek giderek maliyetli oluyor.

        AB ile durumu kurtaracak bir anlaşmaya varılması yalnızca Dışişleri'nin gayreti, AB içinde salim düşünebilenlerin etkisi ve iyi niyetle gerçekleşmedi. Sözlerine güvenilir, demokratik eğilimleri ve inançları sorgulanamayacak kişi ve örgütlerin AB organları nezdinde yaptıkları girişimler, verdikleri mesajlar, iş dünyasının Avrupa iş dünyasını harekete geçirmesi de sonuca büyük katkı yaptı.

        AB'ye artık önem atfetmeyenlerin görmeleri gereken iki olgu var. Birincisi kentli dünya otoriterliği, buyurganlığı belli ki kabullenmeyecek. Demokratik kriterler sürdürülebilir büyüme için mutlak şart haline geliyor. İkincisi krize ve çalkantılara rağmen kapitalizmin küreselleşmesi sürüyor. Bu yeni evrede büyük ticaret ve yatırım blokları yaygınlaşıyor. ABD-Asya ülkeleriyle Transpasifik ticaret alanını kuruyor. Çin, ABD'yi dışlayan bir Asya ekonomik alanı kurma peşinde.

        AB ve ABD, Transatlantik ticaret ve Yatırım alanı anlaşması imzalamak peşinde. Türkiye bu oluşumun dışında kaldığı takdirde 2023 yılında ilk on ekonomiden biri olmak hayal bile edilemeyecek hale gelecektir. İlişkileri kurtarmanın neden önemli olduğunu merak ediyorsanız cevapları buralarda arayabilirsiniz.

        Diğer Yazılar