Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Olayların akışının sadece kendi inisiyatifleri ve attıkları adımlarla tanımlanabileceğini düşünenlerin eninde sonunda hüsrana gark olmaları neredeyse kaçınılmazdır. Genelde Ortadoğu, özellikle de önce Suriye sonra Mısır'da olup bitenlerin sergilediği tablo tam bu. Türkiye büyük iddialarla çıktığı Ortadoğu siyaset alanında ve buna koşut olarak kendisine hayli uzun vadeli ve yüksek kredi açmış uluslararası sistemde ciddi darbeler yedi.

        Arapça bildikleri için Ortadoğu'yu anladıklarını sanan bir zümre, bölgenin tarihini yanlış okuduğu gibi güncel dinamiklerini de gerçekçi şekilde takip etmeyi beceremedi. Siyaseti şekillendirenler kendi yaptıklarına ve niyetlerine o denli odaklandı ki karşılarındakilerin hamlelerine dikkat etmeyip, çıkarları için ne yapabileceklerini doğru anlayamadılar.

        Oyunu kendi hamlelerinden, niyetlerinden, özgül ağırlıklarından ibaret görüp ideolojik olarak tanımladıkları toplumsal ve siyasal gerçeklikleri gerçekliğin kendisi yerine koyarak hareket ettiler. Üstelik hala da gerçekleri anlamak ve ona göre değerlendirme yapmaktansa kafalarındaki alternatif bir gerçeklik üzerinden tespitlerde bulunuyorlar.

        Arap devletlerine ve bölgesel sistemine yönelik bu ne yaptığının farkında olmayan kibirlilik iç politikada hayda hayda kendini gösteriyor. Onun neticesinde Gezi hareketi gibi beklenmedik gelişmeler ancak Soğuk Savaş terminolojisiyle, ipe sapa gelmez komplo teorileriyle ve her zümre üzerinde estirilen kasırga gibi bir baskıcılıkla karşılanıyor. Bunun Türkiye'nin iç dengesine olduğu kadar uluslararası sistemdeki yerine, görünüşüne ve iddialarına ne ölçüde zarar verdiği ise belli ki pek önemsenmiyor.

        Gezi dinamiği yavaş yavaş geride kalırken Türkiye'nin gerek demokratikleşme, gerekse bölgesel iddia sahibi olma konularındaki en önemli gündem maddesi olan Kürt meselesi tekrar ortaya çıktı. Kamuoyu olayı sağlıklı bir şekilde izleyemiyor. Çözüm Süreci'nin başladığı günden beri takınılan tavra ve davranışlara baktığınızda Arap devletlerine yönelik tavrın burada da geçerli olduğunu görüyorsunuz.

        Gerek hükümet gerekse toplumun kahir ekseriyeti açısından önemli olan bu ikili ilişkideki diğer tarafın ne istediği ya da beklediği değil, devletin/hükümetin neyi, ne sürede, hangi hızda vereceğidir. Kısacası "biz" yapacağımızı yaparız, "onlar" da bizim ritmimize uyarlar mantığı sürecin başından beri kendisini gösteriyordu. Son olarak Başbakan Erdoğan'ın akil adamlarla görüşmesinde PKK'nın çekilmesinin ancak yüzde 15 seviyelerinde olduğunu, Kürtler tarafından beklenen anayasal adımların atılmayacağını söylemesiyle bu tavır bir kez daha kendisini gösterdi.

        Çözüm sürecinin diğer tarafını oluşturan Kürt siyaseti ise bir dizi hamleyle ve beyanla Başbakan Erdoğan'a olayların ancak kendisinin belirleyeceği ritim ve hızda gitmeyeceğini ya da gidemeyeceğini belirtti. Radikal 2'de çıkan "Kürtlerden ne istiyorsunuz?" başlıklı yazısında Arzu Yılmaz PKK bağlantılı örgütlerin "Üzerlerine düşen ‘vazifeleri' de kimse öyle istediği için değil, kendileri böyle düşündüğü için yerine getiriyor. Bunu aslında yeni de yapmıyorlar, uzun zamandır kendi içlerinde kendi süreçlerini olgunlaştırıyorlar" diye yazıyordu.

        Zaten örgütün son Kongre'sindeki yapı ve yönetici değişikliklerinden sonra silahlı güçlerin başına geçen ve KCK Başkanlık Konseyi üyesi olan Murat Karayılan hapisteki Kürt siyasetçilerin serbest bırakılmasını talep ederken "süreç tıkanmadı ama tıkanmak üzere" deyiverdi.

        Kongragel 9. Genel Kurulu'nda gerçekleşen değişiklikleri bu bağlam içinde ve şahinler/güvercinler karşıtlığına sıkıştırmadan okumak gerekir. Akılda tutulması gereken en önemli unsur örgüt içindeki yeni yapılanmanın hem Türkiye içinde hem de bölgede ciddi bir stratejik açılıma da tekabül ettiğidir.

        Diğer Yazılar