Adalet, eşitlik, duyarlılık
Hangi ülkede olduğunuz fark etmiyor. Toplumlar, cemaatler, vatandaşların büyük çoğunluğu giderek artan bir ısrarla iki şey talep ediyorlar: eşitlik ve adalet. Bunların gerçekleşmediği bir dünyada ekonomik serbestliği de sürdürmek güçleşiyor. Daha önemlisi, adalet duygusunu yitirmiş toplumlarda iktidarın meşruiyeti daha sık sorgulanır hale geliyor. Dalga dalga dünyayı saran ve sarsan tüm isyanlarda, protestolarda bu iki talebin izleri var.
Bu açıdan bakıldığında her iki kategoride de Türkiye'nin sicilinin pek parlak olmadığı ortada. En son Hanefi Avcı gibi kariyerinin bir bölümünü sol örgütleri kovalamakla, üyelerine işkence etmekle geçirmiş bir kıdemli polisin "riskli" bir kitap yazmış olması nedeniyle solcu bir terör örgütüne yardım ve yataklık etmekten ceza aldığı bir ülkede yaşıyoruz. Üstelik aynı Hanefi Avcı herkeslerin pıstığı Susurluk ve 28 Şubat dönemlerinde bildiğini açıklamaktan, doğru bildiğini söylemekten kaçınmamış, Silahlı Kuvvetlerin karşısında eğilip bükülmemişti.
Eski Genelkurmay Başkanı'nın terör örgütü yöneticiliğinden hapse atıldığı, "suçu" pankart açmak olan öğrencilerin zindanlarda çürütülüp geleceklerinin karartıldığı bir yerde belki buna şaşmamak gerekir. Tıpkı, sırf Gezi olaylarında gösteri ve protesto haklarını kullandıkları için ölen ya da kör bırakılan vatandaşların, gözaltına alınan avukatların, şafak vakti evlerinin kapısı kırılarak derdest edilenlerin topluca bir gayya kuyusuna atılmasının kimseyi şaşırtmadığı gibi. Ya da "doğru" tarafta şiddet uygulayanların müsamaha görmesi gibi.
Ülke bu şekilde çeşitli fay hatları üzerinden bölünmeye devam ederken, insan siyasi otoritenin biraz insafa gelip, yönetme sorumluluğunun gereğini yaparak birleştirici olmasını arzuluyor yine de. Adalet duygusunun yok olduğu ya da adaletin partizanlığa kurban edildiği bir ülkeden, toplumdan hayır gelmeyeceğini bildiğinden... Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye'yi sürekli evrensel hukuku ihlal ettiğinden dolayı aleyhte karar vermesine küfretmenin bir çare olmadığını kavradığından. Böylesine tescillenmiş adaletsizliklerin yaşandığı bir ülkenin hızla hukuk dışına kaymasından ürktüğünden.
Hayata böyle bakınca başka ülkelerdeki bazı gelişmelere gıpta ile bakmamak mümkün değil. Geçenlerde ABD'de Florida eyaletinde sokakta dolaşan, tipini beğenmediği genç bir siyahı takip eden, sevgilisiyle telefonla konuşurken durduran, çıkan kavga ardından da öldüren, kendisi beyaz değil Latino asıllı George Zimmerman mahkemece suçsuz bulundu. Beklendiği gibi ortalık karıştı.
Siyahların hala kendilerine yönelik önyargıları aşamadıkları, kararın toplumun içine işlemiş ırkçılığın yeni ve sıradan bir tezahürü olduğu çok söylendi. Zimmerman'ın yakalandığında söylediği "her seferinde yakayı sıyırıyorlar" sözü nedeniyle öfkeli yorumlar yapıldı.
Başkan Obama, karardan sonra davanın duyguları azdırdığını ancak Amerika'nın bir hukuk devleti olduğunu belirterek jüri kararını verdikten sonra "Bireyler ve toplum olarak kendimize gelecekte böylesi trajedileri nasıl engelleyebiliriz sorusunu sormamız gerekir" dedi.
Cuma günü de beklenmedik şekilde basının karşısına çıkan Başkan şunları söyledi: "Bildiğiniz gibi Trayvon Martin vurulduğunda benim oğlum olabileceğini söylemiştim. Bunu başa şekilde söylersem 35 yıl önceki ben de olabilirdim".
Afrika kökenli Amerikalıların bu olayı bir tarihsel bağlam içinde gördüklerini, kendisinin de süpermarkette bekçi tarafından takip edildiğini, sokakta yürürken arabaların kilitlenme sesini duyduğunu, kısaca siyahlara yönelik önyargıdan herkes gibi payını almış olduğunu vurguladı.
Obama'nın yaptığı yalnızca toplumunun bütününü kucaklayarak adalet duygusunu güçlendirecek adımları atmaktan ibaretti.
Bir hafta tatile çıkacağım için yazılarıma izninizle ara veriyorum