Kaçırılan fırsat
DEVRİMLER kendi hukuklarını yaratır. Devrimci dönem içinde verilen yargı kararları yeni hukukun şekillenmesinde pay sahibidir. Devrimci hukukun yürürlükte olduğu dönemlerde yargının tarafsız ya da bağımsız olmasını beklemek pek akıl kârı değildir. Yargı erki siyasi mücadelenin bir aracıdır, adalet dağıtacak bir merci değildir.
O hale gelmesi devrimci dönem geçip belli bir hukuk düzeni yerleştikten sonradır. Evrensel ilkeler, insan hakları evrensel beyannamesiyle sınırları çizilmiş bir çerçeve modern çağlarda yargı düzeninin başlıca tanımlayıcısıdır. Belki de hepsinden önemlisi adalet dağıtmakla yükümlü yargı sisteminin kurallara uygun çalışmasıdır. Bireyin haklarının korunması usule mutlak surette riayet edilmesini gerektirir. Usul öz kadar önem kazanır. Bazen usulüne uygun yapılmamış bir dava özünde haklı olsa bile suçluların serbest kalmasına yol açabilir.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda bir dizi köklü toplumsal ve kültürel devrim yapmıştır. Devrim hukuku, yargı bağımsızlığı filan tanımadan işlemiştir. Bunda şaşılacak bir durum da yoktur. Ancak devrimci dönem geçip, yerleşik sistemin hukuku içinde yargı hâlâ siyasal mücadelenin uzantısı olarak kullanıldığında işin rengi değişmiştir. Cumhuriyet yargısının ya da adaletinin kısa özeti yargının ve genelde hukuk alanının siyasi mücadele sahası olmaktan çıkarılamamasıdır.
Asli görevi adalet dağıtmak olanların kendilerini hukukla ve kanunların evrensel ruhuyla değil kafalarındaki bir "devlet çıkarı" kavramıyla bağlı gördükleri bir yerde ne usul önem taşır ne de hukukun incelikleri. Ülkedeki siyasi akımlarda yargıyı siyasi mücadelenin bir alanı diye değerlendirmenin yanlışlığını kafaya takmamış, hukuku ön plana çıkarmaktansa yargıyı ele geçirmeyi tercih etmiştir.
Ergenekon davası başladığında AB sürecinin rüzgârıyla siyasetini liberal değerlere nihayet açmaya başlamış bir Türkiye'de yaşıyorduk. Vesayet rejiminin kırılmaya başladığı bir dönemdeydik. Bir yandan AB süreci, diğer yandan ABD'nin Silahlı Kuvvetler'e verdiği siyasi desteği 1 Mart tezkeresi sonrasında çekmesi ve hepsinden önemlisi olgunlaşan kamuoyunun ezici şekilde askerin siyasi müdahalesine karşı çıkmasıyla sivilleşme dolu dizgin gidiyordu.
Hakkını teslim etmek gerekir ki hükümet de bu ortamda gayet cesur davranarak kendi iktidar alanını Silahlı Kuvvetler veya başka güçlerle paylaşmayacağını ilan etti.
Bu ortamda Ergenekon davası Türkiye'ye nihayet "üstünlerin hukuku"ndan, "hukukun üstünlüğüne" geçme şansını vermişti. Ülkenin üzerine karabasan gibi çöken, on yıllarını karartan örgütlenmeler, bunların neden olduğu faili meçhul cinayetler, katliamlar ve darbeler/darbe teşebbüslerinin üzerine gidilebilecekti.
Bu davanın usule saygı göstererek, suçlu olduğundan kimsenin şüphe etmeyeceği sanıklar için bile evrensel kurallara uygun bir titizlikle yapılması halinde hem Türkiye'de sistem temizlenecek, hem de yargı bağımsızlığı nihayet tesis edilecek, hukuk ve yargı siyasi mücadelenin alanı olmaktan kurtulacaktı.
Yazıktır ki Ergenekon davası bu şekilde görülmedi. Davanın her aşamasında hukuk ihlalleri yapıldı. Türkan Saylan, Ahmet Şık/Nedim Şener, İlker Başbuğ tutuklamaları, savunma hakkına saygı gösterilmemesi, tutuklama dalgaları arttıkça davanın meşruiyetini, güvenilirliğini eritti.
Sonuçta Cumhuriyet'in 90. yılında Türkiye, kendi başına evrensel hukuk normlarına uygun bir yargılamayı beceremeyeceğini, siyasi aktörlerin intikamcılıktan hukuka dayalı adalet arayışına geçemediğini sıtkı sıyrılmış genel kamuoyuna ve dünyaya göstermiş oldu.
Bu kaçırılan fırsatın yüksek maliyeti korkarım önümüzdeki dönemde daha netleşecektir.