Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        MISIR'daki kriz Türk dış politikası açısından da ülkenin zihinsel sağlığı açısından da çok hasar verici bir evreye geldi. Şu anda gerek siyasi iktidarın sözcülerinin beyanlarıyla, gerekse iktidara yakın medyanın haberleri veriş tarzı ve yorumlarıyla dünyaya savaş açmış bir ülke görüntüsü veriyor Türkiye.

        Bir yandan altını dolduramayacağı iddialar ve ithamlarda bulunarak sözünün ağırlığını azaltıp ciddi bir saldırganlık sergiliyor. Diğer yandan bunca bağırış çağırışın sonucunda elde edilen herhangi bir dış politika getirisi olmadığı gibi Mısır'daki darbe hükümetinin istiskaline maruz kalıyor.

        İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Profesör Ekmeleddin İhsanoğlu'na reva görülen saygısızlık doğrusu ancak bu saygısızlığı yapanları değer-sizleştirir. Ancak Türkiye'nin de saygınlığına küçümsenmeyecek bir darbe vurmuştur. Özellikle Profesör İhsanoğlu'nun, Türkiye'nin örgütü toplantıya çağırmak için teşebbüste dahi bulunmadığını bildirmesiyle ortaya çıkan gerçek en hafifinden mahcubiyet yaratmalıdır.

        Uluslararası ilişkiler bir pozitif bilim değil. Ancak onun da kendine göre bir bilimsel haysiyeti var. Uluslararası sistemin işleyişini anlamak için, belli bir durumun değerlendirilmesinde ve ona uygun siyaset üretilmesinde çeşitli kavramlara, teorilere başvurmak gerekir.

        Bunun yanı sıra biraz da tarih bilmek lazımdır ki, kendi yaptığınızın ya da aklınıza gelenin dünyada ilk kez düşünüldüğünü sanmayasınız. Böylelikle kendinizi hem herkesten daha akıllı görmezsiniz hem de başkalarının ne tür bilgi birikimleriyle, saiklerle, ne beklentilerle ve hedeflere yönelik hareket ettiğini anlayacak yeterince veriniz ve sezginiz olur.

        Bu verileri meşrebinize göre değerlendirirsiniz. İsterseniz ideolojik okuma yapmayı tercih edersiniz. Veya Mısır'da olup bitenleri ABD'nin güçsüzleştiği bir dünyada bölgesel güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda davranması gibi görebilirsiniz.

        Ya da en bilmiş halinizle ve kimsenin hiçbir şey okumadığına inanmanın verdiği özgüvenle dayarsınız yorumunuzu.

        Mesela, başka pek çok örneğin içinden New Yorker Dergisi'nin genel yayın müdürünün "darbe darbedir, despot despottur, katliam katliamdır" yazdığını görmezden gelir, "Amerika, Ortadoğu'da demokratmış gibi davranmasını zorunlu kılan tüm bağlantılarından kendisini kurtulmuş farz ediyor", bu olanlar o kararın sonucudur o nedenle Amerikan basınında da kimse darbeye darbe demiyor diye yazarsınız.

        Bazen ideallerinize uygun, bazen tamamen ahlaki değerlerden soyutlanmış bir siyaset izleyebilirsiniz. Ama uluslararası sistemde güç nedir, nasıl ölçülür, nasıl kullanılır bahsini iyi anlamazsanız başınıza çok dert de açabilirsiniz. Bu bağlamda nasıl büyük güç olunduğunu iyi anlamak önemlidir. Bir günden diğerine büyük güç olunmaz. Sağlam ekonomi, çok zengin insan kaynağı, dünyaya sunulabilecek başarılı bir siyasi/idari model şarttır.

        Eğer bunları biriktirecek sabrı gösteremezseniz Brzezinski'nin deyimiyle "ihtiyatsız kendini aldatma" tuzağına düşer fena halde çuvallarsınız. Stephen Walt'un kendi ülkesi için yazdığı gibi, "başkanların hırslı olmalarında sorun yoktur. Ancak güzel fikirlerin siyasi gerçekçilikle harmanlanması gerekir. Yoksa, ya sizi hiç bir yere götürmeyen muğlak konuşmalarla yetinirsiniz, ya da size yarardan çok zarar getirecek akılsızca muharebelere girişirsiniz."

        Mısır sonrası Türk dış politikası, eğer tanık olduğumuz şeyin adı buysa, "ihtiyatsız kendini aldatma" tuzağında, gücünün yetmeyeceği şeyleri yapacakmış gibi davranarak, sert beyanlarla hemen tüm çevre ülkeleri ve müttefikleri yabancılaştırarak gereksiz yere ülkeyi yalnızlaştırıyor. Bu yalnızlığın ülkenin ve insanlarının yararına sayılacak bir değer taşıdığına inanmak ise bugünkü koşullarda kolay değil.

        Diğer Yazılar