Çözüm sürecinde tıkanma
İNSANA sanki koreografisi önceden yapılmış gibi gelen birkaç adımla Suriye krizinde silahlı dış müdahaleyi dışlayan bir rotaya girildiği izlenimi doğdu. Yazı yazılırken Başkan Obama konuşmasını yapmış değildi. Ancak şu anda görünen, aslında aklı başında kimsenin ve özellikle Başkan Obama'nın pek de istemediği askeri müdahale seçeneğinden vazgeçilebileceği. Bunun sonucunda diplomatik yollar iyice açılır mı onu da zaman içinde anlarız.
Türkiye çok hızla gelişen olayları doğru değerlendirmek ve anlamlandırmak zorunda. Bir gün önceki pozisyonların anlamsızlaşabildiği bir ortamda çok daha esnek siyaset üretmek gerekiyor. Vicdanen ve ahlaken rahatsız edici pek çok şeyi sineye çekmek gerekse de Suriye'deki facianın bir an önce sonlanması, akan kanın durması, vahşetin sona erdirilmesi ve insanların evlerine dönmelerinin yolunun açılması öncelik taşıyor.
Bu bağlamda Türkiye bir yandan diplomatik süreçlere destek verirken diğer yandan kendi içinin sağlam olmasına dikkat etmeli. Olimpiyatların İstanbul'a verilmemesiyle ortaya çıkan kavga, ülkenin her yanından gelen fokur fokur toplumsal kaynama haberleri, Türkiye'nin bu bakımdan hayli kırılgan olduğunu gösteriyor. Toplumun bir kesiminin ak dediğine diğeri kara diyor. Ortak alanlar erozyona uğruyor.
Böyle bir ortamda toplumsal hoşnutsuzlukların hareketlenmesinin engellenmesi, aynı anda patlayabilecek tüm fay hatlarının bastırılabilmesi hayli güç olacak. O nedenle bir an önce toplumsal barış için gerekli söylemi üretmenin yolları bulunmalı, sürekli kendisiyle kavgalı bir toplum görüntüsü değişmelidir.
Bunu becerememenin maliyeti herkes açısından yükseliyor. KCK'nın Cemil Bayık'ın önerileri doğrultusunda geri çekilmeyi durdurup ateşkesi sürdüreceklerini açıklamasına bu bağlamda bakmak gerekiyor. Açıklanan yeni tutum Kürt meselesinin çözüm yolundan tamamen sapıldığı anlamına gelmeyecektir. Ne var ki süreçte bir tıkanıklık olduğu da aşikâr. Sonuçta Türkiye'de hükümet bugünün koşullarında siyaseten fazla açılma yanlısı değil. Siyasi projesi meçhul.
Radikal 2'de çıkan son yazısında Arzu Yılmaz, çözüm sürecinin hangi şartlarda ve hangi hesaplarla başlatıldığını hatırlatıyordu: "Beşar Esad'ın ne kadar dayanabileceğinin kestirilemediği, Suriye rejim muhaliflerinin giderek artan bölgesel ve uluslararası bir destek bulduğu ve de ABD'nin tavrının bir türlü netlik kazanmadığı bir ortamda İmralı süreci, Ortadoğu'da Türkiye'nin 'liderlik', Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin 'güvenlik' ve PKK'nin 'meşruiyet' beklentilerine karşılık geldiği ölçüde kabul gördü. İmralı sürecinin "tarihi bir fırsat" olarak nitelenmesinin nedeni de sanırım bu üç farklı beklentinin bir arada karşılanma ihtimaliydi... Ama olmadı."
Beklentilerin gerçekleşmemesinin ya da bugün itibarıyla süreçte bir tıkanıklık yaşanmasının önemli bir nedeni, bu açılımın siyasi maliyetinin üstlenilmeyişi. Bir de Ortadoğu denkleminde Türkiye'nin ağırlığının neye göre belirlendiğinin yanlış hesaplanması. Giderek çok daha net anlaşıldığı üzere Türkiye'yi güçlü ya da etkili kılan niteliği dini veya mezhebi değil.
Yılmaz'a göre "Türkiye Ortadoğu'da statükoya karşı yükselen muhalefetin nedenlerine odaklanıp kendi sınırları içinde demokrasisini güçlendirerek hareket etmenin yaratacağı fırsatı değerlendirmek yerine, yükselen muhalefetin sonuçlarına odaklanıp ortaya çıkan kargaşada sınırlarını genişleterek hegemonik bir güç olma fırsatçılığını yeğledi. Oysa, Türkiye'nin Ortadoğu'da 'liderlik' şansı sadece demokratik bir güç olarak mümkün, ancak hegemonik bir güç olarak imkânsızdı".
Bu imkânsızlık Suriye etrafındaki son gelişmelerle iyice belirginlik kazandı. Hâlâ açıklanması beklenen demokratikleşme paketinin içeriği Türkiye'nin yaşananlardan gerekli dersi çıkarıp çıkarmadığının da işareti olacaktır.