Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DÜN Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında ortaklık yaratan Ankara Anlaşması'nın imzalanmasının 50. yıldönümüydü. Bu ilişkilerin vardığı noktayı göstermesi açısından şunu söylemek belki yeter. Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı sitelerinde bu yıldönümüyle ilgili tek satır yoktu. Adı dışında AB işinin selametle ilerlemesiyle ne alakası olduğu anlaşılmayan AB Bakanlığı'nın sitesinde de bu konuda yalnızca "hiçbir şey" vardı.

        Bu durum simgesel olarak Türkiye'nin pusulasını epeyce şaşırdığını gösteriyor. Bundan 52 sene öncesine dair efsane kabilinden bir olay anlatılır. 27 Mayıs darbesinden sonra bir gün sabık Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve bir grup Demokrat Partili bir motorda Yassıada'ya gitmektedir. Celal Bayar, Zorlu'ya döner ve "Fatin Bey bize şu müşterek pazarı bir anlatsanız" der. Bu sözü söyleyen de bu talep üzerine meseleyi anlatan da idamla yargılanacak iki siyasetçidir.

        "İyi de o zamanki Avrupa ile bugünkü aynı güçte değil. Türkiye çok mesafe kaydetti, Avrupalılar gerekli basireti gösterip bu güçlü ülkeye samimiyetle eğilemediler. Artık medeniyet veya ekonomik gelişme sadece Batı'da değil. O dönemlerde Türkiye sadece Batı'ya bakıyordu artık 360 derecelik bir açıdan dünyayla ilişki kuruyor" filan denebilir. Doğru ancak sanırım işin özü de gözden kaçar.

        AB ile ilişkilerin tavsamaya başlamasıyla Türkiye'deki demokrasi kalitesinin düşüşü arasında bir irtibat var. AB Türkiye demokrasisi açısından gerçekten de bir çapa vazifesi görüyordu. En azından disiplin sağlama, çerçeveyi çizme gibi bir işlevi vardı.

        Bugünkü koşullarda devam etmesi artık kolay savunulamayacak olsa da Gümrük Birliği Türkiye'deki şirketlerin kaliteli üretim yapmasına, bu nedenle yeni pazarlar bulabilmelerine büyük katkı yaptı. Hiç farkında olmadan AB standartlarına uyum nedeniyle Türk toplumu daha kaliteli bir yaşam için gerekli koşullara kavuşmaya başladı. Hukukun üstünlüğü ve artan şeffaflık esintisi Türkiye'yi yatırım açısından daha cazip hale getirdi. AB'den uzaklaşıldıkça, özerk kurumlar iğdiş edildikçe bu cazibede de azalma görüldü.

        Bu saatten sonra Türkiye-AB ilişkilerinin içinde bulunduğu ağır koma halinin sorumlusunun kim olduğunu uzun uzadıya tartışmak pek anlamlı değil. En AB yanlısı Türklerde bile Kıbrıs meselesinde gösterilen samimiyetsizlik, önde gelen üye ülke siyasetçilerinin tavırları ve söylemleri ciddi bir burukluk ve tepki yarattı. Kıbrıs ya da Fransa'nın engellemesi nedeniyle açılacak fasıl kalmadı.

        AB açısından bakıldığında, AB reformlarının iç politikadaki iktidar yanlısı yararı bittikten sonra sürekli kaytaran bir Türkiye var. Ankara'daki eski AB Büyükelçisi Marc Pierini'nin Carnegie Vakfı için hazırladığı "Türkiye'de bireysel özgürlükler" (Individual Freedoms in Turkey http://carnegieeurope.eu/publications/?fa=5 2880) başlıklı raporun içeriği Türkiye'de liberal demokrasi için gerekli alanın ne ölçüde daraldığını güzelce sergiliyor. Zaten son zamanların siyasi söyleminde de izansız bir Batı düşmanlığı büyük ağırlık taşıyor.

        Dış politika alanında da AB ile ilişkilerdeki gevşemenin olumsuz sonuçları giderek daha netleşiyor. Türkiye üç stratejik eko-sistemin ortasında bir ülkedir. iç ve dış politikada dengesini bu üç eko-sistemle ilişkilerinin ölçüsünü ayarladığı takdirde bulabilmektedir. Son on yılın özel konjonktürünün de katkısıyla ortaya çıkan ekonomik performans, dış politika prestiji fazla heyecan nedeniyle ihtiyatsız bir ihtirasa dönüşünce dengeler altüst oldu, prestij hızla irtifa kaybediyor.

        Suriye'de Türkiye'nin kendisini içinde bulduğu hazin durumu bir de bu açıdan değerlendirin. Sonra da Ortak Pazar'a ilk müracaatı yapan Demokrat Parti'ye, Ankara Anlaşması'nı imzalayan CHP ağırlıklı koalisyona ileri görüşlülükleri nedeniyle şükranlarınızı sunun.

        Diğer Yazılar