Cenevre umudu-adaletsizliği
Suriye'de yaşanan kabusun sonuna yaklaşıldığına dair bir umut ışığı dün Cenevre'de belirdi. Tıpkı 1995 yılında imzalanan Dayton Barış anlaşması gibi Suriye'de de, iş bir şekilde sonuca bağlanırsa ortaya çıkan sonuç adil olmayacaktır. Ancak nüfusunun üçte biri yerinden yurdundan olmuş, 110 bin kişinin öldüğü, hayatların tarumar edildiği, kan ve kıyım diyarına dönmüş bir ülkede ilk öncelik kanın akmasını bir an önce durdurmak olmak zorunda.
Böyle bir sonuç insanın adalet duygusunu rencide ediyor. Genelde duygusal patlamalarıyla bilinmeyen BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun bile Beşar Esad'ın iki yıldır süren iç savaşta "insanlığa karşı pek çok suç işlediğini" söyleyerek, "her şey bittikten sonra hesap vermeyi sağlayacak bir sürecin" başlaması gerektiğini haykırmış. Bu sözleri BM uzmanlarının hazırladığı kimyasal silah kullanımı raporunun içeriği şekillendikten sonra söyleyen Ban olup biteni Birleşmiş Milletler'in başarısızlığı diye de tanımladı.
Eğer Suriye'de bir sonuca varılacak olursa Baas rejiminin en azından iktidar ortağı kalacağı anlaşılıyor. Esad ailesinin bu rejimin içinde yer alıp almayacağı belli değil ama Rusya bile muhtemelen Esad'ların artık ortada olmayacakları bir çözümü tercih edecektir. Suriye muhalefetine silah akışının son günlerde hızlanması ve bu yardımın daha makul sayılan gruplara aktarılması da nihai anlaşmada Cihadcı unsurların dışlanmasının taraflar açısından bir zorunluluk sayıldığını gösteriyor.
Cenevre'de Rus ve Amerikan Dışişleri Bakanları'nın vardıkları anlaşmanın başarıyla sonuca varacağından emin olmak güç. En hafifinden Esad rejimi yan çizdiği taktirde ABD saldırı seçeneğini açık tutarken Rusya bu seçeneğe karşı tutumunu değiştirmiş değil.
Bunun ötesine gidildiğindeyse gerek dünya sistemi gerekse bölgesel siyaset açısından yepyeni, alışık olunmayan bir döneme giriyoruz. Öncelikle ABD dış politikası açısından meseleye bakıldığında, çok önemli bir eşiğin geçildiğini görüyoruz. Obama'nın bazılarına kararsızlık ve korkaklık gibi gelen kararlar dizisiyle birlikte ABD silahlı kuvvetlerinin gücüyle hegemonyasını sürdürme tavrını terk etmişe benziyor. En azından bundan böyle ABD ancak en temel çıkarları etkilendiği taktirde silahlı güce baş vurulacak.
Bugüne dek Amerikan hegemonyası/emperyalizmi ile Amerikan demokrasisi arasında süregelen gerginlik de bu krizde demokrasi lehine sonuçlandı. Amerikan toplumu Irak savaşında aldatılmış olmanın ve yüksek faturanın hesabını Washington seçkinlerine çıkarıp savaşa mutlak şekilde karşı koydu. Bu iki gelişme birlikte değerlendirildiğinde Serhat Güvenç'in "Pax Americana (Amerikan barışı)"nın sona ermesi diye tanımladığı döneme girildiği belli oluyor. ABD içinde de daha şahin kanadın kanatlarının kırpıldığına tanık oluyoruz.
Böyle bir dünyada ABD'nin bıraktığı boşluğun ne şekilde doldurulacağı önemli bir soru işareti olarak belirecektir. Filistinli gazeteci Rami Khouri yeni dönemde Güvenlik Konseyi'nin ön plana çıkacağını tahmin ediyor.
Suriye krizinde varılan noktada ABD kartlarını çok iyi oynayan bir Rusya ve anlaşıldığı kadarıyla Hasan Ruhani başkanlığında çok daha sorumlu bir güç olarak hareket etmeye meyilli İran ile işbirliği yapıyor. Suudi Arabistan'ın bu noktadan sonra nasıl davranacağını da zaman içinde göreceğiz.
Kim nasıl cilalamaya kalkarsa kalksın Türkiye dış politikası Suriye'de bu ülkenin tecrübe ve birikiminin müstahak olmadığı bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Ne ahlakçı (ahlaki değil) feryatlar, ne de söz kıvraklığı bir başarısızlığı gizlemeye yetmeyecektir. Nitekim iktidar partisinin hala yüzde 45-50 arası desteğe sahip olduğu bir ülkede Suriye politikasına, en azından müdahale boyutuna, karşı çıkanların oranı yüzde 80'dir.
Siyasi otorite hemen herkese bağırmayı ve yüklenmeyi bırakıp Türkiye'yi düzgün ve ülke çıkarlarına uygun bir dış politika hattına sokmakla yükümlüdür.