Kimyasal krizinden sonra bölge Türkiye ve İran (1)
21 Ağustos'ta Şam'da kimyasal silah kullanılmasından bu yana yaşananların hikâyesi giderek daha detaylı şekilde ortaya çıkıyor. Obama yönetiminin biraz da tesadüfi şekilde hem istemediği bir saldırıyı yapmak zorunda kalmaktan hem de Kongre'den bir şamar yemekten kurtulduğu konuşuluyor.
Olayların akışında tesadüfün, ne yaptığını tam bilmemenin, kararsızlık ve beceriksizliğin etkisi olsa da ortaya çıkan sonuç net: Obama istemediği bir işi yapmadı, Rusya Suriye'de savunduğu rejimin kimyasal silahlardan arındırılması hedefinde sorumluluk üstlendi. Suriye rejimi ilk kez kimyasal silahları olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bunun da ötesinde henüz bu tür bir sonucu görmek için erken sayılsa da 2014 Mart'ında yapılacak Başkanlık seçimleriyle Esad ailesinin iktidardan uzaklaştırılmasının yolu da açıldı.
Dünya siyaseti boyutundan bakıldığında bir kısım gözlemci Obama yönetiminin ve dolayısıyla ABD'nin ciddi bir prestij kaybına uğradığını, süpergücün iktidarsız ve kararsız göründüğünü, Rusya'nın küresel bir güç olarak sahneye döndüğünü savunuyor. Buna karşı, diğer gözlemciler ABD'nin fazla bir hasar almadığını, kendi ulusal güvenliği açısından önemsiz bir ülkeye bulaşmayarak yeni bir bataklığa saplanmadığını düşünüyorlar. Üstelik Amerikan kamuoyunun iradesine rağmen yapılacak bir müdahalenin Obama yönetimine ağır bir fatura çıkarması ihtimali de vardı.
Suriye'de süregelen iç savaşın aynı zamanda bir bölgesel güç ve hegemonya mücadelesi olduğu da düşünüldüğünde aslında bu krizin vardığı noktanın olumlu gelişmelere yol açması da mümkün. Zira Suriye krizinin çözülmesi yalnızca Rusya ve ABD'nin anlaşmasıyla sağlanamaz.
Baas Rejimini kendi yurttaşlarının kanıyla savunan, kendi ekonomik sıkıntılarına rağmen Şam'daki kanlı despota yardım eden İran'ın mutlaka bir çözümde payı olması gerekir. Son olarak da İran ile arasında hem mezhepsel/ideolojik hem de jeopolitik rekabet olan Suudi Arabistan'ın ikna edilmesi sağlanmak zorunda.
Görünen o ki Türkiye'nin talepleri, ısrarları ve tercihleri böylesi bir genel çerçeve çizildiğinde pek dikkate alınmayacak. Türkiye Suriye'ye yönelik politikasında mezhepler üstü dış politika anlayışından uzaklaştığı ölçüde, iç savaşa doğrudan taraf olduğu için ve kimseyi Cihadcı örgütlere destek vermediğine, ya da en azından onları kollamadığına ikna edemediğinden oyunun dış çeperinde kalıyor.
Yüzyıl önce İttihatçılarınkine benzer bir hayalcilik, imkânların ve kaynakların çok ötesinde ihtiraslarla güdülen dış politikanın sonucu bu oldu. Demokratik standartların hızla erimesi Türkiye'nin Arap Baharı sonrasındaki en önemli iddiasını eritti. Dahası son dönemlerdeki krizlerde kullanılan itici dil Türkiye'nin başta ABD olmak üzere müttefikleriyle ilişkisine de gölge düşürdü. Kanımca Türkiye'nin Paris'e çağrılması bu gözlemi geçersiz kılmıyor.
Bundan onbeş, on, beş hatta üç sene öncesinin Türkiye'si daha etkili, sözü dinlenecek ve yapıcı roller oynayacak bir bölgesel güçtü. Ülkenin önemi yalnızca jeopolitik konumu yani nerede olduğuyla değil nasıl bir ülke olduğuyla tanımlanıyordu. Suriye krizi iyi yönetilemeyince ve içeride dini/mezhepsel söylem ağırlık kazandıkça Türkiye büyüsü bozuldu. Ülkenin önemi bir kez daha coğrafyasına ve NATO üyeliğine indirgendi.
Kısacası Türkiye'nin bölgesel hırslarının gerçekleşeceği alan diye görülen Suriye tersine bu hırsların mezarı oldu. Buna karşılık haziran seçimlerinde makul bir başkan seçerek, yeni bir fırsat yaratmayı becerebilen İran kimyasal krizinden de yararlanarak Batı dünyasıyla sorunlarını halletmek üzere bir hat açtı. Yıllar sonra ABD Başkanı ile İran Cumhurbaşkanı mektuplaştı, Washington'da etkili isimler İran ile ilişkileri rayına sokmak için olası senaryoları geliştirmeye ve kamuoyunu işlemeye başladılar.