Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SURİYE'deki rejimin kimyasal silahlar kullanmasıyla ortaya çıkan kriz bir askeri müdahaleye henüz yol açmadan yatıştı. ABD ve Rusya'nın hangi gerekçelerle olursa olsun bu konuda işbirliği yapmaları Ortadoğu siyasetinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak da değerlendirildi. En azından Rusya ile ABD ortak paydalar üzerinde anlaşabildiler. Bunların başında Suriye'de, muhalefet içindeki Cihadcı unsurların iktidar pastasından pay almalarının engellenmesi geliyor.

        Buna yönelik olarak ClA'nın Ürdün'de yetiştirdiği Suriye'deki muhalefetin ılımlı kanadından özel kuvvetlerin nihayet cepheye intikal ettikleri ve Cihadcıları en azından güney bölgelerinde etkisizleştirmeye başladıkları yazılıyor.

        Elindeki en önemli kozdan vazgeçmek zorunda bırakılacak olan Beşar Esad'ın artık Suriye nin başında kalmaması gerektiğinde de taraflar mutabık. Muhtemelen 2014 Mart'ındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Rusya ve ABD yeni bir rejime geçişin fırsatı olarak değerlendirmeye çalışacak. Ne var ki Rusya ve ABD'nin iradeleri iç savaşın bitmesi ve yeni bir yönetim kurma yolunda çok gerekli olsa da kilidin anahtarını elinde tutan asıl güç İran.

        Suriye krizi bir yönüyle İran'ın bölgedeki gücünün kırılmasıyla ilgili bir kriz. Özellikle Körfez ülkeleri Suriye'deki rejimin devrilmesiyle İran'ın mimarı olduğuna inandıkları "Şii hilali"nin kırılacağını, Hizbullah'ın gücünü yitireceğini hesaplıyordu. Suriye'deki savaşın böylesine vahşi bir mezhep çatışması diline bürünmesi de bu kavga ile ilgiliydi. Tam da bu nedenle İran Suriye'deki iktidar kavgasını ve iç savaşı kendisi açısından bir hayat memat meselesi olarak gördü. Tüm güç ve imkânlarıyla, Hizbullah'ı da kullanarak rejimi savundu. Şimdi de rejimin hemen gitmeyeceği iyice anlaşıldığından pazarlıklara dahil olacak.

        İran ile dünya arasındaki en esaslı mesele bu ülkenin nükleer programı. Başta İsrail ve Körfez ülkeleri pek çok bölgesel oyuncu bu programın nükleer silah üretimiyle sonuçlanacağı kaygısını taşıyor. Yalnızca Batı dünyası değil Rusya ve Çin de İran'ın nükleer silahlılar kulübüne dahil olmasını istemiyor.

        Ne var ki İran, ABD ile arasındaki husumet nedeniyle güvenlik kaygıları olan ve kendisini bir şekilde garantiye almak isteyen bir ülke. Defalarca nükleer silah üretmeyeceğini söylemiş olsa da inandırıcı bulunmuyor. Sonuçta gizli nükleer santralların varlığı İran bunları açıkladığı için değil Batılı istihbarat servisleri bunları bulduğu için ortaya çıktı.

        Birinci önceliği İran'ın dünya ile ilişkisini düzeltmek olan Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani bir diyalog zemininin hazırlanması için görevi devraldığından beri anlamlı adımlar attı. Arkasına dini rehber Ali Hamaney'in de desteğini aldığı anlaşılıyor. Nitekim Hamaney, rejimin en keskin sertlik yanlısı kurumu Devrim Muhafızları'na konuştuğunda onlardan dış politikaya karışmamalarını isteyip "İran'ın militarizm yerine diplomasiyi benimseyerek 'kahramanlara özgü bağışlayıcılık' göstermesinin zamanının geldiğini" söyledi.

        Amerikan NBC televizyonuna özel mülakat veren Ruhani ise "Hiçbir zaman nükleer bomba peşinde olmadık ve bundan sonra da olmayacağız" dedi. "Yalnızca barışçıl nükleer teknoloji peşindeyiz."

        Bu sözlerin doğruluğunu şu an ölçmek mümkün değil. Önemli olan ABD'de sözü geçen çevrelerin İran ile diyaloğun yararlarını sıkça tekrarlamaya başlamaları. Başkan Obama'nın da bir ara söylemiş olduğu gibi İran'ın nükleer silah üretme kapasitesine sahip olması ama o eşikte durması kabul edilebilir bir seçenek diye görülüyor. Yeter ki İran yüzde 20'nin üzerinde uranyum zenginleştirmesi yapmasın, plütonyumu ayırmasın ve denetime dürüstçe açık olsun.

        İsrail'in kendi başına bir askeri harekâta girişmesi engellenebilirse bu diyalog arayışından sonuç çıkacaktır kanısındayım.

        Diğer Yazılar