Dünya Almanya seçiminin sonucunu bekliyordu (1)
AYLARDAN beri tüm Avrupa hatta bir ölçüde dünya, Almanya seçimlerinin sonucunu bekliyordu. Seçimlerin sonuçlanmasıyla birlikte Avrupa'nın en önemli ülkesinin yeni bir enerjiyle harekete geçeceği umudu besleniyordu. Sonuçta Doğu Almanya kökenli, çocuksuz bir mühendis kadın, Hıristiyan Demokratlar gibi muhafazakâr bir partinin başında üçüncü kez Almanya'ya Şansölye olmayı başardı. Üstelik bu başarısını oy oranını yükselterek gerçekleştirdi.
Angela Merkel kendisinden önce ülkeyi yöneten efsanevi şansölyeler gibi baskın kişiliğe, büyük tasavvurlara sahip, karizmatik bir siyasetçi değil. Belki de başarısının sırrı burada yatıyor. Sıradan insanlar onun şahsında kendilerini bulabiliyorlar. Angela Merkel onlara güven telkin ediyor. Çalışarak elde edilmiş kazançlarını başkalarının sorumsuzluklarının bedelini ödemeye harcamayacağından eminler.
Tüm Avrupa hatta dünya Almanya'dan silkinmesini, önderlik yapmasını, vizyon sunmasını beklerken Merkel var olanın en iyi şekilde işlemesinin ötesinde bir taahhütte bulunmuyor. Başkalarının da kendilerini ancak Almanlar gibi çok çalışarak, zor ve acı veren reformları gerçekleştirerek, fedakârlık yaparak kurtarabileceğine inanıyor. Bu yaklaşımda hayli katı bir Protestan puritanizminin de etkisi var.
Yapılan araştırmalara göre Almanya dünyadaki en popüler ülke. Bir bakıma dünya toplumları ülkeye Alman arabalarına baktıkları gibi bakıyorlar. Sağlam, güvenilir, iyi üretilmiş, değerini kaybetmeyen varlıklar. 2012 yılında Çin'e AB'den yapılan ihracatın yüzde 46'sı Almanya menşeli.
Ne var ki, bu sağlam görüntünün ardında özellikle uzun vadeye bakıldığında Almanya'nın ciddi sorunları var. Ülkenin nüfusu hızla yaşlanıyor. Eğilimler bugünkü gibi devam ederse 2030 yılında emekli olanlarla çalışanların oranı bire bir olacak. Eğer göçe izin verilmezse 2050 yılında ülkenin bugün 80 milyon olan nüfusu 60 milyonun altına düşebilir.
Tüm dünyanın arzuladığı sanayi ürünlerini mükemmel şekilde üretebilen Almanya hizmetlerde nal topluyor. Dünyanın teknolojik atılımlarında payı yok. Ve bunlara yönelik bir teşvik mekanizması, Silicon Valley gibi yaratıcılığa prim veren iklimi yaratan bölgeleri yok. Die Zeit'in Genel Yayın Yönetmeni Josef Joffee'nin yazdığı gibi, "Avrupa'nın en zengin ve en başarılı ülkesi bu altın statükoya sarılmış durumda. Adı konulmayan mesaj şu: Avrupa'nın sınırlarının hemen dışındaki inanılmaz teknolojik değişim ve kaostan bana ne; beni riskten, daha fazla çalışmakta ve dertten koru".
Kendi normalleşmesinden, refahından ve huzurundan memnun bu Almanya'nın ekonomi politikaları dışında herhangi bir siyasi ihtirası yok. Almanya kendi tarihiyle hesaplaşmasının sonucunda kendi gücünden ürken, fazla güçlenmek ve stratejik hayallere kapılmak istemeyen bir ülke. Toplumun ezici çoğunluğu da bu ruh halinde. Türkiye'de Almanya ile ilgili üretilen dış politika fantezileriyle Almanya'nın gerçeklerinin ilgisi yok kısacası.
Tam da bu nedenle seçimlerin ardından Almanya'dan vizyonerlik, farklı bir liderlik, Avrupa'nın krizini sona erdirecek sihirli formüller bekleyenlerin hevesleri kursaklarında kalacak gibi.
Türkiye'nin Almanya ile o ülkede yaşayan Türkler nedeniyle özel bir ilişkisi var. Ancak Türkiye Almanya ile konuşmayı, bu ilişkiyi her iki ülkenin çıkarına olacak şekilde yeni bir kurguya oturtmayı bilmiyor. Todays Zaman Gazetesi'nde seçim öncesinde mükemmel haberler ve yorumlar geçen Sevgi Akarçeşme'nin altını çizdiği gibi Türkler giderek Almanya'nın refahına daha fazla katkıda bulunacak, profesyonel hayatta göz dolduracak kıvama geldiler. Ancak kendilerine yönelik önyargılarla uğraşmak, mücadele etmek zorundalar.
AB projesi yeniden ön plana çıkacaksa Türkiye'nin önceliği Almanya ile yeni bir dil ve ilişki çerçevesini kurgulamak olmalıdır.