Büyük Elma'dan (New York'un lakabı) izlenimler
New York'un trafik şiddeti fışkıran caddelerinde, ara sokaklarında dolaşırken (Obama bile Ruhani'den New York trafiği nedeniyle özür dilemiş telefonda) kulağınızda bu şehirle ilgili bestelenmiş o kadar çok şarkı çınlayabilir ki. Hele haftasonu aylağıysanız. Eylül'ün renkleri, havası burada da insanı etrafındaki beton yığınının baskısından kurtarıp bambaşka havalara sokar.
Central Park'a kendinizi atıp, şehrin Batı tarafındaki güzelim binaları izleyerek yürürken, ya da çimenlerde uzanırken Ella Fitzgerald ile Louis Armstrong'un sesleri sizi bir yerden yakalar: New York'ta sonbahar/Neden bu kadar davetkar görünüyor/New York'ta sonbahar/ilk gecelerin heyecanını heceliyor..New York'ta sonbahar gene/bunu bir kez daha yaşamak da güzel
Hiç uyumayan şehrin ritmi ilk gördüğümden beri sanki hiç değişmemiş gibi. Hayat çok hızlı akıyor. İşleri insanları emiyor. Akışa ayak uyduramayanlar silkilip atılıyor. Çarkın dışında kalanların halini sokaklarda da görüyorsunuz. Baş döndüren şıklığın ve zenginliğin yanında her köşe başında karşınıza çıkan evsizlerin hali iç paralayıcıdır ama geceleri alemlere akanların, şık restoranları dolduranların artık bunları görmedikleri de bellidir.
New York Times gazetesinin ilk sayfasının sağ üst köşesi o günün en önemli haberine ayrılır. Bekleneceği gibi dün o köşede Obama'nın Ruhani'yi telefonla aramasının haberi vardı. Ama hemen altında, Amerikalıların çoğunu kıyas kabul etmeyecek şekilde daha fazla ilgilendiren bir olayın haberi vardı. Bu gece son bölümü gösterilecek Breaking Bad dizisinin toplumda yarattığı hareketlilik. Eski bölümleri kaçıranlar saatlerce bunları izleyip finale hazır hale geliyorlarmış.
1977'de bu kente gene bir sonbaharda ilk kez geldiğimde 1975'teki iflasının izlerini hala taşıyordu. Yaralı bereliydi. Temmuz ayındaki 25 saatlik elektrik kesilmesinin ardından patlayan şiddet ve talanın şoku atlatılmış değildi. Bir milyon kişi kentten ayrılmıştı. Büyük şirketler merkezlerini başka eyaletlere, başka kentlere taşımak istiyorlardı. Kentin merkezi her türlü suça ve suçluya terk edilmiş gibiydi. Bugünün lüks semtleri yüzlerine bakılacak halde değildi.
1980'lerde Wall Street filmine arka plan oluşturacak finans sektörü patlaması, debdebeli hayatların yeniden kentin hayatının merkezine oturması, şehrin "temizlenmesi", giderek yeni bir New York efsanesi yaratılması çabaları henüz başlamamıştı. Bunlar için aynı yıl Ed Koch'un belediye başkanı seçilmesi ve New York'u zaptürapt altına alması gerekecekti.
Woody Allen ismini ilk kez o zaman Annie Hall filminin afişleri sayesinde görmüştüm. Film beni New York'lu belli bir kesimin hayatıyla tanıştırmıştı. O günden beri de Woody Allen'in filmlerini izlemek yıllık bir alışkanlık, hatta bir zorunluluk haline geldi. Şehrine tutkuyla bağlı Allen'in Manhattan'ı bir bakıma New York'un dirilişinin ilk habercilerinden birisiydi.
77 yaşındaki yönetmen inanılmaz bir disiplinle, 1965 yılından beri dört yıl hariç hiç sektirmeden her yıl bir film çevirir. Son filmi, Cuma günü Türkiye'de de gösterime giren Mavi Yasemin'i (Blue Jasmine) hemen gördüm. Hem filmden hem de Jasmine rolündeki Cate Blanchette'in oyunundan büyülendim. Blanchette'in karakteriyle ve kendisiyle hafiften dalga geçişi, Jasmine'in hüznünü yansıtışındaki klas duruşu, ruh hallerinin birinden diğerine geçişi tarif edilmez bir güzellik ve ustalık içeriyor.
Allen, Jasmine karakteriyle Amerikan edebiyatının en önemli eserlerinden İhtiras Tramvayı'nın zavallı ve düşkün Blanche du Bois'ına gönderme yapıyor. Ancak bunun da ötesinde kendi toplumundaki akıl almaz eşitsizliklerin ve toplumun fakirleriyle zenginlerinin artık birbirilerinin dilini bile anlayamayacak hale gelmelerinin öyküsünü de anlatıyor.
Filmi kaçırmamanızı öneririm.