Gül'e New York'ta sorulan sorular
CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül uzun New York temasları sırasında, gönderdiğim haberlerde de vurguladığım gibi, en çok iki konuda soruyla karşılaştı. Bunlardan birisi Gezi olaylarıydı. Bugün ABD ve Batı dünyasının genelinde Türkiye imajını tanımlayan, Gezi olayları sırasında kullanılan şiddet ve bu olaylar karşısında benimsenen dildir. Bu konuda herhangi bir kuşkunuz olmasın.
Uluslararası AF Örgütü'nün Gezi olayları hakkında yayınladığı rapor da (http://www.amnesty.org/en/library/asset/E UR44/022/2013/en/0ba8c4cc-b059-4b88-9c52-8fbd652c6766 eur440222013en.pdf ) muhtemelen bundan böyle Türkiye'nin genel demokrasi karnesi açısından temel referans kaynağı sayılacaktır.
Yeni açıklanan demokrasi paketinin bu değerde bir temel referans kaynağı olabilmesi ise yazık ki söz konusu değildir. AB ve ABD'de paketle ilgili destekleyici görüşlerin serdedilmesi, hatta bu paketin Avrupa Komisyonu'nun ilerleme raporunun içeriğine olumlu etki yapması fazla önemsenmemelidir. Türkiye'nin demokrasi tarihi, sicili, mücadelesi açısından böyle bir duruma sevinmek abartılıdır. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Gül'ün devlet sistemi içinde Gezi'de hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet dileyen, ailelerinin acısını sahiplenen ilk ve tek yetkili olması da dikkat çekmektedir.
New York ziyareti sırasında Gül'ü kızdıran ve tepki vermesine yol açan soruların değindiği diğer konu ise Türkiye'nin Suriye'de çarpışan El Kaide bağlantılı örgütlere destek verdiği iddiasıydı.
Hükümet yetkilileri yerli yabancı pek çok kaynak tarafından dile getirilen bu iddiaları hep yalanladılar. Böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söylediler. Cumhurbaşkanı Gül de Suriye konusunda odağın rejimin vahşetinden muhalif grupların kompozisyonuna kaymasından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
Pazar ve pazartesi günleri Radikal Gazetesi'nden genç muhabir İdris Emen'in ortaya çıkardığı durumsa Türkiye'deki sorumlu ve yetkili konumdaki kişilerin, bu bağlamda emniyetin, ciddi bir kayıtsızlık içinde olduğunu düşündürüyor. Habere göre Adıyaman'da çöreklenmiş El Kaide bağlantılı kişiler bu ilimizden ve çevre illerden gençleri Suriye'de cihat uğruna savaşmak üzere davaya çekiyor ve savaşmaya gönderiyorlar. Emen'in konuştuğu dört babanın öyküleri birbirine çok benziyor. Çaresizlikleri de.
Bir babanın hikâyesine göre: "Bir gün çocuklarım evi arayıp Suriye'de olduklarını ve savaştıklarını söyledi. Cihat için gittiklerini ve peşlerine düşmememi söylediler. Emniyete başvurup durumu anlattım. Ancak emniyet çocukların reşit olduğunu belirterek karışmadı."
Bir diğer babanın hikâyesi ise şöyle: "Oğlum Mehmet Yılmaz El Kaide'ye katıldıktan sonra üç kez Türkiye'ye giriş çıkış yapmış. Ancak emniyet oğlumu yakalamak için hiçbir girişimde bulunmadı. Sesimi duyurmak için Ankara Güven Park'ta açlık grevine girdim. Emniyet oğlumu bulacağına beni gözaltına aldı."
Türkiye'nin Suriye siyasetini eleştirenlerin vurguladıkları önemli meselelerden birisi Suriye sınırlarımızın yol geçen hanına döndüğü ve El Kaide bağlantılı kişilerin rahatça buralardan girip çıkabildikleriydi. El Kaide ve bağlantılı örgütleri 'ailenin haşarı çocukları' kategorisinde değerlendirilebilecek nitelikte değildir.
Orhan Kemal Cengiz'in hatırlattığı gibi "Adana Cumhuriyet Savcılığı'nın hazırladığı El Kaide iddianamesi, bu militanların nasıl ellerini kollarını sallayarak Türkiye'den savaşmak için Suriye'ye gittiklerini, kimyasal silah üretmek için Türkiye'de çalmadık kapı bırakmadıklarını ortaya koyuyor". Türkiye'nin acilen ve bu mesele kangren haline gelmeden işi sıkıya alması hem dış ilişkileri hem de iç güvenliği açısından elzemdir.
Başbakan Erdoğan'ın nihayet cumartesi günü Denizli'de El Kaide'nin saldırılarını açıkça kınaması inşallah bu konudaki siyaset değişikliğinin de habercisidir.