Nasıl bir dünyada yaşayacağız?
RABAT
ATLAS Okyanusu'na kıyısı olan ülkelerden ve Atlantik İttifakı üyelerinden, hatta Çin'den gelen 400'ü aşkın katılımcı, önümüzdeki 20-30 yılda nasıl bir dünyada yaşayacağımızı 2 gün boyunca Fas'ın başkentinde tartıştı. German Marshall Fund adlı kuruluşun düzenlediği toplantıda, terörizmle mücadeleden yeni ticaret anlaşmalarına, göç meselesinden Çin'in stratejilerine kadar envai çeşit konu uzmanlarca mercek altına alındı.
Bu toplantı geçen yıl yapılmış olsaydı Nijerya'dan Brezilya'ya, Fas'tan Fransa'ya, toplantıdaki delegeler, Türkiye'nin Ortadoğu siyasetini sorardı. Model olma rüzgârı çoktan geçmiş olsa da Türkiye'nin bölgenin toparlanmasında olumlu rol oynayabileceği, istikrarına katkı yapabileceği dışarıdan bakanların ortak yargısıydı. O zamanlar Suriye politikasının bir faciaya dönüştüğü, Ankara'nın söylem, ihtiras ve tahayyüllerinin, kapasitesinin sınırlarını fena halde aştığı dünya sahnesinde tam sergilenmemişti.
Bu zaaflar artık herkesçe görüldüğünden, uluslararası kamuoyu açısından Türkiye'nin dış politikası 4-5 yıl öncesinde olduğu gibi yaratıcılığı, yapıcılığı veya sentez arayışıyla merak edilen bir konu değil. Bugünün Türkiye'siyle ilgili dünyadaki tartışma beğenseniz de beğenmeseniz de Gezi üzerinden yapılıyor. Bu gerçek Rabat'ta bir kez daha ortaya çıktı.
Gezi hakkında dünyada Gezicileri yücelten bir yargıya varıldığından emin olabilirsiniz. Hükümet ve onu destekleyenler bu konuda muharebeyi kaybetmiş. Dünyanın her köşesinde kentli kitleler ayaklanırken bir tek siz bunları olmadık komplolara bağlıyorsanız inandırıcı bulunmaz, ti'ye alınırsınız. Bu nedenle de dünya kamuoyu indinde sözünüzün ağırlığı giderek azalır. Olan da bundan başka bir şey değil.
Gezi'ye verilen tepkinin niteliği, Türkiye'nin dünyadaki imajının en önemli bileşkeni olan "demokratik Müslüman ülke" özelliğini zedeledi. Ülke, üç jeopolitik alanın ortasında sentez arayışlarında, yapıcı bir güç gibi davranmıyor artık. Geçmişten taşıdığı otoriterlik afyonuna teslim olmuş irtifa kaybediyor.
Dış politikada ise kendi iddialarının ve kendisinden beklenenlerin çok gerisine düşmüş bir Türkiye sicili şekilleniyor. Özellikle Suriye politikası çeşitli veçheleriyle Türkiye'nin daha önceki yıllarda inşa ettiği prestiji eritiyor.
Hükümetin son dış politika hamleleri hasar tespit çalışmalarının başladığına işaret ediyor gerçi. Umalım ki bu sefer çevrede olup bitenlerin ve Türkiye'nin bu karmaşayla baş etme imkânlarının değerlendirmesi daha gerçekçi bir çerçeveye oturtulur. Bunun başlangıç noktasının da son 3 yıla damgasını vuran hesapsızlıkla yüzleşmek olması gerekir.
Geçen 3 yıl Türkiye'nin bugünkü kaynaklarıyla, Ortadoğu'ya kendi başına yön verebilme imkânlarının ne kadar sınırlı olduğunu gösterdi. Zaten hiçbir gücün tek başına, çok uzun bir kargaşa dönemi yaşayacak bu bölgeye düzen getirebilmesi söz konusu da değil. Bölgedeki çökmüş ulus-devlet düzeninin yerini bir ümmet idaresinin de alacağı yok.
Bu duruma ABD'nin giderek Ortadoğu'ya daha az zaman ve enerji harcayacağı gerçeğini ve İran ile ABD arasında bir uzlaşmaya varılması ihtimalinin güçlendiğini ekleyebilirsiniz. O takdirde "Türkiye'nin doğal müttefikleri kimler olacaktır, böyle müttefikler var mıdır?" sorularını sormak gerekir. Bir de ABD ile ilişkilerin ne yönde gelişeceğini tasarlamak zorunluluğu var.
Bu ilişkilerin geçmişe göre daha eşitlikçi olması gerekeceği ortadadır. İlk iş, çıkarların nerede ortak nerede ayrı olduğunun iyi bir envanterini çıkarmaktır. İki eski Amerikalı büyükelçinin Türk-Amerikan ilişkileri konulu raporunu böyle bir envanter çıkarma çabası diye okumak yerinde olacaktır.
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun...