ABD ve Ortadoğu-eskizler
ESKİ bakış açılarına sığmayan birtakım gelişmeler yaşanıyor ABD dış politikasında. Başkan Obama'nın BM Genel Kurulu'nda dile getirdiği yeni yaklaşımı ve öncelikleri, güvenlik danışmanları tarafından yeni siyaset çerçevesi haline getiriliyor. Bunun ne tür sonuçlar verebileceği hakkında Amerikan dış politikasıyla ilgilenenler arasında da kıyasıya bir tartışma başladı.
Başkanın ulusal güvenlik danışmanı Susan Rice, New York Times Gazetesi'ne verdiği mülakatta bundan böyle Ortadoğu'nun dış politikalarında eskisine göre daha az yer işgal edeceği ya da bu bölgeye daha az enerji harcayacakları mesajını verdi.
Körfez bölgesindeyse ABD'nin ilgisi de varlığı da devam edecek. Asya'da Çin'i çevreleme politikası da bunu gerektiriyor. Bu bölgede Amerikan çıkarlarını Obama dört maddeyle tanımlamıştı: ABD'nin dostlarına yönelik saldırganlığa cevap vermek; enerji kaynaklarının serbestçe piyasalara ulaşmasını sağlamak; teröristlerle mücadele etmek; kitle imha silahlarının yayılmasını engellemek.
Bu hedeflere ulaşmak için daha önceki yönetimler İran ile birlikte çalışmayı düşünmezlerdi. Sonuçta iki ülke arasında bir kan davası vardı. Obama'nın kendi ülkesindeki sertlik yanlılarını çalımlayarak İran ile uzlaşma yolunu açmasıyla birlikte bu temel hedeflere ulaşılmasında Tahran'ın yardımını alması mümkün.
Her ne kadar bir ABD-İran anlaşmasına varmak kolay olmayacaksa da bu yolun açılması ve aslında iki ülkenin pek çok ortak çıkarının da bulunması Körfez'deki Arap devletlerinin huzursuzlanmasına yol açtı. Özellikle Suudi Arabistan hoşnutsuzluğunu seçildiği BM Güvenlik Konseyi üyeliğini reddetmek gibi hayli dramatik jestlerle ortaya koydu. ABD'nin buna karşı tavrı ise pek kaygılı olduğu izlenimi vermiyordu.
Henüz Obama'nın bu yaklaşımının yepyeni bir strateji olup olmadığı belirgin değil. Ne var ki olaylara daha uzun vadeli bir tarihsellik içinde bakan ve yeni politikasını Beyaz Saray'daki bir grubun birkaç aydır süren çalışmaları üzerine inşa eden Obama, muhtemelen şu gerçekleri de göz önünde bulunduruyor.
Christopher Davidson'un Foreign Affairs Dergisi'nin son sayısındaki yazısı, Körfez'deki Arap ülkelerinin gelecekleriyle ilgili pek de iç açıcı sayılmayacak rakamlarla dolu. Bu ülkeler, bilindiği gibi Arap isyanlarının kendilerine sirayet etmemesini toplumlarına inanılmaz rüşvetler vererek, para musluklarını açarak sağlamışlardı.
Ne var ki hem bu yöntem kalıcı değil hem de bu ülkelerin kaynakları, Suudi Arabistan dahil olmak üzere, sınırsız değil. Daha da ötesinde toplumsal dinamikleri sürekli rüşvetle boğmak da ancak bir yere kadar işleyebilen bir taktik.
Hayli çalkantılı olması beklenen bir hilafiyet sürecinden geçecek Suudi Arabistan'da rejim, çoğu sosyal güvenlik harcamalarına ve yeni kamu sektörü istihdamına gidecek 500 milyar dolarlık bir paketi topluma sundu. Halbuki Suudi Arabistan'da da düşen petrol rezervleri, artan enerji tüketimi, hızla çoğalan nüfus eldeki kaynakları eritiyor. Bu düzeydeki toplumsal rüşveti sürdürebilmek için petrol fiyatının sürekli yükseklerde seyretmesi gerekiyor.
İran ile ABD yakınlaşmasının Suudları rahatsız eden bir yanı da bu zaten. Riyad Körfez'de iyice güçlenecek bir İran'dan rahatsız. İdeolojik olarak Şiilere yönelik husumeti var ve güçlü bir İran'ın Irak üzerindeki nüfuzunu bir güvenlik tehdidi olarak algılıyor.
Ama bunun ötesinde İran dünya sistemine döner, ambargo kalkarsa, günde 800 bin varil petrolün piyasaya girmesi risk faktörünün düşmesiyle petrol fiyatlarının da en az yüzde 10 oranında düşmesi bekleniyor. Böyle bir gelişme ise Körfez Araplarının istikrarını sarsacak, huzursuzluğu giderek artan toplumlarının öfkesini parayla boğma imkânlarını fena halde kısıtlayacaktır.
Böyle bir gelecek perspektifinde ABD'nin toplumsal meşruiyeti çok daha sağlam, siyasi gelenekleri daha yerleşik ve son derece dinamik bir topluma sahip İran'a çark etmesi çok da şaşırtıcı sayılmaz.