Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Albert Camus'nün Yabancı adlı romanını okumak dünyanın hemen her yerinde yeni yetmelikten yetişkinliğe geçmenin önemli eşiklerinden biridir. Dünya edebiyatıyla bağı olan, hayatın anlamını sorgulayarak kendi hayat çizgisini çizmeye çalışan her birey bu eserin mesajından, baş karakterinin hikayesinden etkilenmiştir.

        Gerek Yabancı'da gerekse gene kendi adıyla özdeşleşen Sisifus Efsanesi adlı uzun denemesinde Camus insanın hayata anlam yükleme çabalarından söz eder. Sisifus Efsanesi'nin başlangıç noktası intihar konusudur. Anlayamadığınız, anlaşılması mümkün olmayan, saçma bir hayat yaşamaya değer mi sorusundan yola çıkar. Aslında verdiği cevap tüm saçmalığına rağmen hayatın yaşamaya daha doğrusu mücadeleye değer olduğudur. O nedenle bir başka kitabının başlığında olduğu gibi insanı insan yapan başat özellik isyandır.

        Bunları hatırlamanın nedeni bir yandan geçen Perşembe gününün, 1960 yılında bir trafik kazasında ölen Camus'nün doğumunun yüzüncü yılı olmasıydı. Bir diğer neden ise Sisifus'un hikayesiydi. Sisifus Tanrılar tarafından bir kayayı dağın tepesine kadar yuvarlayıp ardından düşmesine seyirci kalmaya mahkum edilmiştir. Kayayı ebediyete kadar tepeye çıkaracak ancak asla orada tutamayacaktır.

        Son zamanlarda Türkiye'de yaşadığımız siyasi gelişmelerin de insana Sisifus'u hatırlatması bundandır herhalde. Ülkenin demokratikleşmesi için uğraşıp uğraşıp sonunda varılan yerin, sevgisiz, anlayışsız, devlet merkezli, iktidar gücünden gayrı kutsal tanımayan bir anlayışın zaferine teslim olmaktan öteye gitmemesi. Ama gene de kendi yaptığı saptamadan enerji toplayan Camus gibi şunu da söylemek mümkün ve hatta gerekli: "Mücadelenin kendisi insanın yüreğini doldurmak için yeterli sayılmalı. Sisifus'un mutlu olduğuna inanmalıyız".

        Albert Camus 20. yüzyılın düş kırıklıkları, soykırım ve şiddetle bezenmiş trajedisinin tanığıdır. Yazdıkları yaşadığı çağın çok ötesine hitap eden bir yazardır. Bunun sebebi yalnızca edebi ve felsefi katkısı da değildir. Şiddet karşısındaki, kendisini bir zamanlar yoldaşlık yaptığı Jean Paul Sartre'tan ayıran, mutlak retçi tutumu ve zorlu vicdan muhasebeleriyle bir adalet savaşçısıdır.

        Camus Cezayir'de fakir bir ailede doğmuş, Pied Noir (siyah ayaklı) adı verilen bir Fransızdır. Doğduğu topraklara tutkuyla bağlıdır. Cezayir bağımsızlık savaşının ürettiği şiddetten duyduğu büyük rahatsızlık ve bu isyanın bitmesiyle ortaya çıkacak sonucun adaletsiz olacağı inancıyla 1957'den sonra sessizliği tercih etmiş bir Fransız-Cezayirlidir.

        Bu sessizliği nedeniyle fazlasıyla saldırıya maruz kalmıştır. Sonuçta bağımsızlığını isteyen bir halkın mücadelesinde baş vurduğu olağanüstü şiddeti, sömürgeci gücün şiddetiyle birlikte eleştirmek o günlerin solcu etosuna da uygun değildir.

        Cezayirlilerin onurunu savunurken Cezayir'i vatan bilenlerin de haklarından söz etmek, varılacak sonucun onlar açısından da adil olmasını istemek onu Araf'ta bırakmıştır. Biliriz ki Araf'ta kalmak, yalnız olmayı göze alarak doğru bildiğine, inandığına bağlı kalmak bir bakıma sürüden ayrılmak bir insan için, bir düşünür için en netameli konumdur. Camus de bundan payını almış, suskunluğu nedeniyle korkaklıkla suçlanmıştı.

        Kaldı ki Camus'nün yalnızlığı yalnızca büyük aşkı Cezayir'in bağımsızlık mücadelesindeki tutumunun bir sonucu da değildi. Kendisi de Cezayirli bir pied noir'ın kızı olan Amerikalı romancı Claire Messoud'un yazdığı gibi Camus hayatının önemli bir bölümünü ülkesinden uzakta yaşamıştı. Bu sürgünlük duygusu hayata bakışını tanımlayan en önemli unsurdu. Ancak Camus kökünden kopmadan evrensel olmayı başarmış, kendini adil olanı bulma konusunda yiyip bitirmesinin de gösterdiği gibi dürüstlüğünün doğrultusunda hayatını yaşamıştı.

        Ya da kendisini rehber olarak görenlere söylediği gibi, "Ben mi rehberim? Sadece her gün yeniden yürümeyi öğreniyorum."

        Diğer Yazılar