Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        WASHINGTON'a gitmeden önce Dışişleri Bakanı Davutoğlu Foreign Policy Dergisi'ne kapsamlı bir yazı yazarak Türk-Amerikan ilişkilerini değerlendirdi. Türkiye'nin Batı ittifakı içinde kalmak istediğini, geleceğini burada gördüğünü son zamanlarda hiç alışık olmadığımız bir berraklıkta ve gerekçelendirerek anlattı. Bu yazı ve Amerikan Dışişleri Bakanı Kerry ile birlikte yaptığı basın toplantısındaki sözleri Türk dış politikasının bundan böyle ABD ile gayet yakın bir ilişki içinde kalmayı öncelik haline getirdiğini gösteriyor

        Bu noktada Washington temaslarının ardından ortaya çıkan yeni baharın da hüsranla sona ermemesi ilişkilerin parametrelerini doğru oturtmaya bağlı. İkili ilişkilerin dikkatli ve soğukkanlı gözlemcilerinden Dr. Ersel Aydınlı salı günü Bilkent Üniversitesi'nde bu konuda yapılan bir konferansta Utku Çakırözer'in aktardığına göre aşağıdaki düşünceleri dile getirmiş:

        "İki ülke arasındaki ilişkiler müttefiklik ilişkisinden öte, çelişki hatta bazen karşıtlık noktasına varmakta. Örneğin Arap Baharı sonrası bölgede yaşananlara bakarsanız ABD bunları çözüm bekleyen krizler olarak görüyor. Yoluna koymak istiyor. Türkiye ise fırsat olarak değerlendiriyor ve bölgeyi yeniden düzenlemek istiyor. Bu hiç de istikrarlı olmayan oldukça garip bir ilişki. Böyle uzun vadede sürdürülmesi mümkün değil. Eğer idare edilemezse çok problemli bir hal alabilir."

        Dr. Aydınlı Türkiye'nin giderek yerleşik düzende değişiklik isteyen bir revizyonist güç haline geldiğini ABD'nin ise bir statüko gücü olduğu kanısında. Bu gözlemler doğru ve temelde çok daha farklı bir konuyla bağlantılı. ABD ve Türkiye Soğuk Savaş bittikten sonra kendi aralarındaki ilişkinin hangi ortak çıkar kaidesine oturtulacağını tanımlamayı beceremediler.

        Soğuk Savaş sonrasında (ve tarih AKP ile başlamadığı için 2002'den bir hayli önceden beri) iki müttefikin özellikle Türkiye'nin yakın çevresindeki bölgelerde izlenecek yaklaşım ve politikalar hakkında ciddi farklılıkları oldu. Bu farklılıkların dibine inerek ve bunları açıkça konuşarak aşmaya çalışmaktansa iki taraf da durumu idare etmeyi tercih ettiler.

        2003 Irak savaşıyla ABD hegemon güçten beklenmeyecek şekilde statükoyu değiştirmeyi amaçlayan radikal bir siyaset benimsedi. Türkiye Meclis'in direnmesi neticesinde bu planın bir parçası olmayı reddetti. Ne var ki daha sonra, ABD'nin başarısızlığının açtığı alanda kendi çıkarları doğrultusunda siyasetini yürütebildi. Statükoyu veri alarak kendi etkisini artırmaya çalıştı. Arap isyanlarının ardından Aydınlı'nın söylediği gibi "bölgeyi yeniden düzenleme" hevesiyle revizyonist siyasetlere soyundu.

        Yanlış analiz, yanlış tercih, gereksiz kibir, yetersiz kapasite ve kurumsallaşma nedeniyle AKP çizgisi Türk dış politikasını bir girdaba soktu. İşin ilginç tarafı ortada ne korunacak ne de değiştirilecek bir statüko kaldı. Ortadoğu bundan doksan yıl önceki tanımlamalara sığamayacak şekilde değişti. En azından Kürt siyaseti ve Kürdistan meselesi geçmiştekinden çok farklı bir çerçeveye oturdu. Buradan tam olarak nasıl bir düzen çıkacağını henüz kimse kestiremiyor.

        Böyle bir ortamda gücü/kapasitesi ihtiraslarının, heveslerinin ve özlemlerinin hayli gerisinde kalan Türkiye ile Ortadoğu'dan tam çekilmese bile burada belaya fazla bulaşmak istemeyen ve yakın müttefik arayan ABD işbirliği yapma imkânlarına sahip. Ancak bu kez aralarındaki farkların üzerinden geçmek, derin ayrılıkları geçiştirmek lüksüne sahip değiller. Türk-Amerikan ilişkileri eğer gelecekte daha yakın bir işbirliği gerektirecekse öncelikle meselelerin ciddiyetle ve dürüstlükle masa üzerine konması gerekecektir.

        Kuşkunuz olmasın ki Türkiye demokrasisinin giderek gözlerden kaçırılamayan eksikleri, zaafları ve hastalıkları bu gözden geçirmenin önemli bir parçası olacaktır.

        Diğer Yazılar