Suikastın 50'nci yılında Kennedy efsanesi (1)
TÜRKİYE’de gazeteler haberi birinci sayfadan ve yalnızca o haberle ilgili yazılara yer vererek duyurmuşlardı. Başkan John Kennedy’nin 50 yıl önce 22 Kasım günü, henüz 46 yaşındayken, yanında eşiyle birlikte Teksas Eyaleti’nin Dallas kentinde üstü açık bir arabada halkı selamlayarak ilerlerken öldürüldüğü haberi, henüz Amerikan düşmanlığının tırmanmaya başlamadığı Türkiye’de bomba etkisi yapmıştı. Suikastı, bir dönem Sovyetler Birliği’nde yaşayıp ABD’ye dönmüş Lee Harvey Oswald gerçekleştirmişti. Elli yıldır, tek kişinin bunu yapamayacağı, Amerikan derin devletinin bu cinayeti kotardığı tartışılır durur. Eldeki son gizli belgeler 2017 yılında yayınlandığında belki tartışmaya bir nokta konabilecektir. Senatör Kennedy Şikago’da, ölülerin de oylarını almasına rağmen (!), genel oy toplamında ancak yüz on bin kadar oy farkıyla bir önceki yönetimin Başkan Yardımcısı Richard Nixon’u geçmişti. Savaş kahramanıydı. Katolikti. Ülkesinin bu mezhepten ilk başkanıydı. Bu özelliğiyle seçilmesi Amerikan sistemi açısından tam bir devrim niteliği taşıyordu.
Gençliği, liberal diye tanınması, siyahların haklarını savunacakmış izlenimi vermesi ve Katolikliği, vurulduğu şehirde kendisine yönelik yoğun nefretin bileşkenleriydi. O gün yolculuğa çıkmadan önce zarif eşi Jacqueline’e “Deliler diyarına gidiyoruz” demişti. O günlerin Dallas’ı, anti Katolikliği, hâlâ ırk ayrımı yapan eğitim sistemi, deli anti-komünizmiyle nefret yumağı halinde bir kentti. Kennedy, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı ülkeleri yöneten yaşlı kuşağın yerine geçen ilk genç siyasetçiydi. Bu özelliği onu savaş sonrası genç nesillerin farklı bir gelecek kurma ümitlerinin de simgesi haline getiriyordu. Yemin töreninde söylediği, “Ülkeniz sizin için ne yapabilir diye sormayın, siz ülkeniz için neler yapabilirsiniz onu sorun” sözleriyle belli bir idealizmin meşalesini yakmıştı. Daha sonraları bu idealizm dalgası binlerce gönüllünün, Türkiye gibi ülkelerde CIA örgütlenmesi diye kabullenilecek “Barış Gönüllüleri- ”ne katılmasına yol açacaktı.
Kennedyler yalnızca başkanın söylemiyle değil, eşinin zarafeti,kendi yakışıklılığı, çiftin giyim kuşamları ve iyi yaşamzevkleriyle yeni bir Amerikan neslini temsil ediyorlardı. Beyaz Ev’i izbelikten, Amerikan başkentini o gri taşralılığından kurtarmaya başlamışlardı. Onların Beyaz Ev’i şairlere, sanatçılara, sinemacılara kapıları açık bir yerdi. Kennedy başkan seçildiği andan itibaren yalnızca kendi ülkesi için değil dünya, daha doğrusu Soğuk Savaş’ın kapitalist demokrasiler tarafında kalan kısmı için bir temiz hava, bir yeni umut ve yeni dönem müjdecisiydi. Aslında Soğuk Savaş liberali denecek kategorideydi. Yani komünizme karşı ancak bunu şiddete baş vurmadan toplumsal refah ağını yaygınlaştırarak yapmaktan yanaydı
İktidara geldiği gün kucağında bulduğu, Küba’daki rejimi devirmeye yönelik Domuzlar Körfezi çıkarmasına izin vermiş. Çıkarma fiyaskoyla sonuçlanınca tüm sorumluluğu üstlenmişti. Siyahların haklarını savunacağı iddiasıyla meydanlara çıktığı ve kıl payı kazandığı seçimleri onların oyuna borçlu olduğu halde 1963 yazına kadar bu konuda kayda değer bir şey yapmamıştı. O yaz Birmingham kentinde polisin yaptıklarını izledikten sonra tiksintiyle TV’ye çıkmış, hazır metne pek aldırmadan halkına hitap etmişti: “Temelde ahlaki bir meseleyle karşı karşıyayız... Sorunun merkezindeyse tüm Amerikalıların eşit hak ve fırsatlara sahip olup olmayacakları vardır... Millet tüm vatandaşlar özgür olana dek özgürleşemeyecektir.” Ömrü bu sözlerin önerdiği siyasi projeyi hayata geçirmesine yetmedi. Ama açılan bu yoldan yardımcısı Johnson, Amerikan ırk ilişkilerini ve siyasetini kökten değiştiren reformları gerçekleştirdi.
(Yarın: Küba Krizi)