Cenevre'den sonra
Pazar günü sabahın erken saatlerinde İran ile BM Güvenlik Konseyi üyesi 5 ülke ve Almanya'nın kotardıkları anlaşma neresinden bakarsanız bakın bölge barışı açısından bir dönüm noktasıdır. Dönüm noktası olma niteliği yalnızca İran'ın nükleer programıyla ilgili bir geçici anlaşmaya varılmasından kaynaklanmıyor. Anlaşma aynı zamanda Irak savaşı, Arap isyanları ve Suriye'deki iç savaş ardından allak bullak olmuş bölgesel dengeler açısından da kayda değer gelişmelerin önünü açtı.
En başta İran'a yönelik herhangi bir saldırı ihtimali 6 ay boyunca ortadan kalktı. İran ile bu denli önemli bir konuda anlaşmaya varan güçler, Tahran'ın Ortadoğu siyasetindeki önemini ve ağırlığını da zımnen kabul etmiş oldular. Bu durumda Suriye konusunda 22 Ocak'ta toplanacağı ilan edilen barış konferansında İran'ın masada olması şaşırtıcı sayılmamalıdır. Olmasa bile İran'ın etkisi, taleplerinin gücü ve reddetme kabiliyeti tüm taraflarca hissedilecektir.
Kaldı ki Cenevre'de anlaşmaya varıldıktan sonra gelen haberlerden geçici mutabakatın yalnızca çok taraflı müzakerelerin sonucu olmadığı anlaşılıyor. Washington ve Tahran, daha İran'da başkanlık seçimleri yapılmadan ve tüm dünyaya bambaşka bir İran imajı çizmeyi başaran Ruhani seçilmeden, kendi aralarında müzakerelere başlamışlar. Olaya bu veri ışığından bakıldığında Obama yönetiminin hayli sistematik bir şekilde İran ile ABD arasındaki gerilimi düşürmeyi kafasına koyduğu anlaşılıyor.
Bundan henüz iki yıl önce Amerikan güvenlik seçkinleri arasında İran'a bir saldırı yapmaktan başka çare kalmayabileceği görüşü ağırlık kazanıyordu. İsrail'in yıllardır sürekli olarak benzer yönde baskıları olduğu herkesin malumu. Suudi Arabistan özellikle Suriye'deki başkaldırının iç savaş boyutlarına gelmesiyle birlikte İran'ın tecrit edilmesi, hatta cezalandırılması gerektiğini daha yüksek sesle dile getirmeye başlamıştı.
Böyle bir ortamda, selefinden devraldığı Irak savaşını bitiren, Afganistan'dakini bitirmek üzere olan Obama İran ile barışçıl bir ilişkinin temellerini attı. Ciddi bir risk aldı. Sonuçta Amerikan toplumuna ülkeyi Suriye ve İran'da savaşa sokmadığını söyleyebilecek konuma geldi. Bu kararların gerek ABD'nin dünya sistemindeki konumu ve bundan sonra izlemeyi düşündüğü siyaset gerekse bölgedeki güç dengeleri açısından uzun vadeye yayılacak sonuçları olacağına şüphe yok.
Bu sonuçlar bugüne dek İran'ın tecrit edilmesinden yarar sağlayan ve bu durumun devam etmesini isteyen Suudi Arabistan ve İsrail'in konumlarını ciddi şekilde etkileyecek. Her iki ülke de en etkili gücü oldukları bölgelerde İran'ın ağırlığının artmasından, dahası 34 yıldır kavgalı olduğu ABD'yi arkasına almasından çekiniyorlar. Nitekim Riyad ve Tel Aviv'in varılan anlaşmaya gösterdikleri şiddetli tepki hoşnutsuzluklarının dışa vurumu.
Ne var ki halen yaşanmakta olan gelişmelerden büyük teorilere keskin geçiş yapmak için de henüz erken. The Economist Dergisi geçen haftaki sayısında Amerikan Dış Politikası ile ilgili kapsamlı ve doyurucu bir dosya yayınladı. Dosyanın bir yerinde geçmişte Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmış, Türkiye ile de ilgilenmiş Jeremy Shapiro'dan da bir alıntı var. Shapiro dünya düzeninde ABD'nin yeni konumunun ne olacağının tartışıldığı bölümde şu çarpıcı tespiti yapıyor: "Amatörler strateji tartışırlar, profesyonellerse kapasitenin ne olduğuna bakarlar." Bu sözün meali de bölgesel gelişmelerin ne yöne gideceğini anlamak, kimin güçleneceğini kestirmek için teoriden yararlanıldığı kadar kimin gücünün neye, ne kadar ve nereye kadar yettiğinin anlaşılması gerektiğidir.
Dış politikasının 2000'li yıllardaki başarısına katkı yapan çevresel koşullar hızla değişirken Türkiye'nin de stratejik hedef/becerebilme kapasitesi üzerinde yeniden ve etraflıca düşünmeye başlaması gerekecektir.