Kaybolan yıllar
İRAN rejimi, hemen tüm dünyanın kabul ettiği gibi elini iyi oynadı. Bunu başarabilmelerinde kendi becerilerinin ciddi bir payı vardı. Ama en az bunun kadar ABD'nin, daha doğrusu Obama yönetiminin diplomasiyi sonuna kadar deneme arzusu rol oynadı.
Başta Hamaney olmak üzere İran'daki rejimin ağalarının mülayim bir adayın önünü açması, cumhurbaşkanlığını desteklemesi, inanılmaz derecede liberal bir hükümet kurmasına yeşil ışık yakması hakkında pek çok şey yazılıyor. Ambargo, İran'ın kendi kapasitesini zorlayan angajmanları, bir çıkış yolu bulunmazsa savaşın kaçınılmaz olacağı gibi nedenler sıralanıyor.
En az bunlar kadar önemli bir unsur ise 2009 seçimlerinde hile yapılmasının tetiklediği toplumsal patlama ve bunun çok sert bir şekilde bastırılmasıydı. Rejim o olaylarda ciddi şekilde meşruiyet kaybına uğramıştı. Bunun üzerine gelen ambargolar, ülkenin dünyaya giderek yabancılaşması ve ekonomik kriz rejimin elini iyice zorladı.
İran'daki 2009 seçimleri Türkiye'de Gezi olaylarının muadilidir. Gezi'nin de siyasi sonuçları belki ancak yıllar sonra çıkacaktır ortaya, ama mutlaka çıkacaktır. İran'da da Türkiye'de olduğu gibi dış düşmanlardan dem vurulmuş, muhalefet yalan ithamlarla sindirilmeye çalışılmıştı. Sonuçta tarihin akışına, kentli kitlenin pozitif enerjisine vidaları sıkarak, baskıyı artırarak karşı konulamadığı görüldü.
Cenevre'de varılan geçici anlaşma sonuçta İran'ın dünya sistemine, Körfez bölgesinin en etkili gücü olarak dönmesinin önünü açacak mı onu zaman ve biraz da İran ve Amerikan siyasetlerindeki gelişmeler belirleyecek. İsrail ve Suudi Arabistan'ı da asıl kaygılandıran zaten bu sonuç. Zira bölgede tecrit edilmeden gücünü gösterebilecek bir İran, Suudi Arabistan ve İsrail'in son 35 yıldaki hegemonik konumlarını zayıflatacaktır.
Türkiye, daha doğrusu iktidar partisi bu gelişmelere hayli zorlu bir dönemde yakalandı. 2013 yazının çifte travmaları yani Gezi olayları ve Mısır'daki darbe neredeyse tüm hesaplarını altüst etmişti. Dahası bu olayların şoku iktidarın irrasyonel bir tavır benimsemesine ve bunun sonucu olarak dünya sisteminde ve küresel kamuoyu indinde ışık hızıyla irtifa kaybetmesine yol açtı.
Kendisine ve kamuoyuna pek itiraf edemese de hükümet özellikle Cumhurbaşkanı Gül'ün eylül ayındaki ABD ziyaretinden sonra dış politikasına çekidüzen vermeye çalıştı. Halen de bu çabaları devam ediyor. Ne var ki arada Türkiye'nin imajı üç açıdan onulmaz yaralar aldı.
Birincisi, Suriye politikasının başarısızlığı sonucunda, Türkiye'nin stratejik hayalleriyle kapasitesi arasındaki fark herkes tarafından görüldü. İkincisi Arap isyanları sonrasında bölgenin kendisine örnek alması beklenen Türkiye, kendi iç siyasetinde giderek demokratik zeminin daraldığı, özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülke haline geldi. Üçüncüsü, Mısır'da, ülkenin kendisine değil yalnızca kardeş siyasi akıma yanı Müslüman Kardeşler'e yapılan yatırım, Türkiye'yi hem Sünni Arap ülkeleri hem de Batı'nın karşısında sakil bir yalnızlığa sürükledi.
Karabekir Akkoyunlu'nun Al Monitor sitesinde yayınlanan yazısında vurguladığı gibi, "AKP hükümetinin bölgeyi yeniden tanımlama ve önderlik etme hevesleri yöneticilerinin kibirli hırsına, mezhep dilinin bölücülüğüne ve sınırları ötesindeki gelişmeleri kendince etkileyebilmedeki yetersizliğine takıldı".
İran ile büyük güçlerin imzaladığı geçici anlaşma akabinde Ankara elindeki fırsatları tümüyle kaçırmış değildir. Coğrafyası, tarihi, birikimi ve ittifak bağlantıları Türkiye'yi gene önemli bir konumda tutmaktadır. Ne var ki bu nesnel özellikleri daha iyi anlayıp değerlendirecek, ülkenin dış politikasını ideolojik tercihlere alet etmeyecek soğukkanlı bir yaklaşım benimsenmesi bu konumu sürdürebilmenin olmazsa olmaz koşulu haline gelmiştir.
Not: Tüm Musevi okurların Hanuka Bayramı'nı kutlarım.