Proust, hafıza ve kirli savaş
İki hafta önce Türkiye'de hemen hiç kimsenin umurunda olmayan bir yıldönümü dünya basınında içeriği hayli zengin yazılarla anıldı, kutlandı. Roza Hakmen'in Türkçe diye bir dilin zenginliğini, güzelliğini kanıtlamak/hatırlatmak istermişçesine tam bir zanaatkar sabrı ve ustalığıyla çevirdiği, Marcel Proust'un 8 ciltlik, 3800 sayfalık Kayıp Zaman'ın Peşinde adlı romanının ilk cildinin yayınlanmasının üzerinden yüz yıl geçmişti.
Proust'un yirmi yılını verdiği ve son cildini, son nefesini vermeden hemen önce bitirdiği romanı yalnızca bir dönemin inanılmaz detaylı portresini çizmekle kalmaz, aynı zamanda geçmişle bugünün, hafıza ile unutkanlığın ilişkisini tığ gibi işleyerek, geçmişin aslında hep bizimle olduğunu istemediğimiz halde bile hafızanın bizi neleri hatırlamaya zorladığını doyumsuz bir edebi kıvraklıkla anlatır. Proust'un anlattığı dünya kentli, burjuva bir dünyadır ister istemez ve romandaki duyarlılıklar bu dünyanın inceliklerini, hasetlerini, gerginliklerini, gaddarlıklarını yansıtır.
Bugünkü Türkiye gündeminin süfliliğine, bu gündemin baş maddesi olan bayağı bir iktidar mücadelesinde kullanılan, kutsal referanslarla süslü dilin temeldeki hayasızlığına, şahsiyetsizliğine, ahlak yoksunu niteliklerine bakınca akla en son gelebilecek yazar Marcel Proust'tur aslında. 14 Kasım 1913'te Proust'un parasını ödeyerek bastırdığı Swann'ların Tarafı, Gallimard Yayınevinin editörlerinden, dönemin en ünlü yazarlarından Andre Gide tarafından, daha sonraları ömür boyu sürecek bir pişmanlığın kapısını da açan bir kararla beğenilmeyerek geri gönderilecekti.
Zamanın dijital şekilde ölçüldüğü, yani bir geçmiş ve gelecek kurgusunun zaman kavramı içinden giderek çıkarıldığı günün dünyasında kayıp zamanın peşinde koşmak gibi bir kavramın pek yankısı olmuyor aslında. Proust'un eseri bir yanıyla ne yaparsak yapalım geçmişin, hafızamızdan silmiş olduğumuzu sandığımızda bile nasıl hep bizimle kaldığını sürekli hatırlatan bir metindir.
Geçmiş istesek de istemesek de, hatırlamak işimize gelse de gelmese de bizimledir zira, "insanlar öldükten, eşyalar yok edildikten sonra bile ne kadar zayıflarsa zayıflasın, o geride kalmış geçmiş daha kalıcı, daha ısrarlı, daha sadık bir şekilde kokularıyla, tatlarıyla... tıpkı ruhlar gibi hatırlayarak, bekleyerek, umut ederek diğer her şeyin enkazı üzerinde...hafızanın muazzam ağları içinde daha uzun zaman varlığını sürdürecektir."
Proust'a göre "iradi anımsamalar" kadar "iradi olmayan anımsamalar" da hayatımızın çerçevesini çizmede belirleyici rol oynar. İşte bu iradi olmayan anımsama kısmı Türkiye'deki deneyime çok uygun. Tarihe çok meraklı olduğu iddiası taşıyan ancak tarihi öğrenmek veya tarihin nasıl ve neden böyle aktığını anlamak için pek de gayret göstermeyen bir ülke burası.
O bağlamda da hafızasında yer etmiş ancak anımsamak istemediği konulara karşı kendisini yüksek surlarla ve akla gelebilecek her türlü savunma mekanizmasıyla korumaya çalışıyor. Geçmişteki veya günümüzdeki tatsız olayların hiçbirini, aslında yaşanmış olduklarını bildiği, hissettiği halde anımsamak istemiyor. Hatta yaşandıklarını bile külliyen reddedebiliyor.
İşte o anlarda baş belası dış dünya unutulmak isteneni, ısrarla reddedileni göze sokuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1994 yılında Şırnak'ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerine yapılan ve toplam 38 vatandaşın ölümüne yol açan hava saldırılarının ardından olayı ört bas etmeye çalıştığı için Türkiye'yi 2 milyon 305 bin Euro tazminat ödemeye mahkum etti. Üstelik sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılmasını da istedi.
Proust'un kahramanı Marcel hafızasına yaslanarak yazdığı hikayesini bitirmeyi başarır. Türkiye ise "kirli savaş" ile hesaplaşmadıkça, hikayesini bitiremeyecek, normalleşmeyi başaramayacaktır.