Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        1985 yılında dünyanın son aleni ırkçı rejimi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı P.W. Botha şiddeti siyasi bir araç olarak kullanmaktan koşulsuz vazgeçtiği takdirde Mandela’ya özgürlüğünü vereceğini söylemişti. Güney Afrika’nın ırkçı “apartheid“ rejiminin anti komünizm uğruna Batı dünyası tarafından korunduğu, ABD’nin âlem alışverişte görsün diye “yapıcı ilgilenme” diye rejimi kollama politikası izlediği yıllardı.

        Apartheid rejimine karşı mücadele veren Afrika Ulusal Kongresi‘nin (ANC) terörist diye tanımlandığı, hapisteki lideri Nelson Mandela‘nınsa giderek ikon haline geldiği bir zamandı. Batı kamuoyları bu feci rejimin kanlı sicilini giderek daha iyi öğreniyor, kendi devletlerinin ve hükümetlerinin izledikleri siyasete artan hiddetle karşı çıkıyor, küresel çapta bir hareketlenmeyle rejim üzerinde baskı kurmaya çalışıyorlardı.

        ABD’de başlayan “Yatırımları geri çekin” hareketi kısa sayılabilecek sürede ivme kazanmıştı. Başta üniversitelerin emeklilik fonları olmak üzere artan sayıda yatırımcı Güney Afrika’dan paralarını çekmeye başlamışlardı.

        Gittiğim üniversitede rektörlük binasının önünde her gece basamaklar üzerinde yatılıyordu. Peter Gabriel’in, 1977’de işkence sonucu ölen, sonradan hayatı filme de çekilecek Steve Biko için yazdığı şarkının herkesin dilinde olduğu günlerdi. Hollywood ırkçı rejime karşı mücadele edenlerin hikâyelerinin anlatıldığı filmleri peş peşe yapmaya başlamıştı.

        Bu ortamda 21 yıldır hapiste olan Nelson Mandela Botha’ya cevabını yazmış, nice acıların yaşandığı Soweto kentindeki stadyumda kızı Zindzi, Mandela’nın mesajını okumuştu: “Asıl o şiddetten vazgeçtiğini açıklasın. Apartheid rejimini bitireceğini söylesin. Halkın örgütü olan ANC’nin üzerindeki yasağın kalkacağını açıklasın... Ben ve siz, halkım özgür değilken böyle bir işe girişmem, girişemem. Ancak özgür insanlar müzakere edebilir. Mahpuslar sözleşme yapamazlar.”

        Örnek aldığı Gandi veya aynı dönemlerde Amerikalı siyahların medeni haklar mücadelesini barışçı yöntemlerle yürüten Martin Luther King gibi Mandela da barışçıl hareket yanlısıydı. ANC’nin 1961’de kurulan Umkhonto we Sizwe (Milletin Mızrağı) adlı silahlı örgütünün ilk komutanı olması, bu nedenle gerilla eğitimi görmesi rejimin barışçı taleplere yalnızca artan şiddetle cevap vermesindendi.

        1964’te müebbet hapse mahkûm edildiği mahkemede yaptığı konuşma her türlü insan hakkından mahrum edilen, ülkenin yüzde 70’lik Afrikalı nüfusunun haysiyeti adına dünyaya yönelik bir haykırıştı: “Hayatım boyunca kendimi Afrika halkının mücadelesine adadım. Beyazların hâkimiyetine de siyahların hâkimiyetine de karşı çıktım. Tüm insanların uyum içinde ve eşit fırsatlara sahip olacak şekilde yaşadıkları demokratik ve özgür bir toplum arzuladım. Bu ideal uğruna yaşamayı ve bunu gerçekleştirmeyi umuyorum. Ama gerekirse uğrunda ölmeye de hazır olduğum bir idealdir bu.”

        Hapisten çıktıktan sonra intikamcılık peşinde koşmadı. Davasını kindarlıkla karıştırmadı. Geçmişin günahlarından bir toplumsal barışma süreciyle arınılmasını tercih etti. Yürekleri soğutmadı, nefret ve öfkeyi körüklemedi. O nedenle eleştiriye de uğradı. Ne var ki Güney Afrika’nın demokratik rejime kan akıtmadan geçmesini bu şekilde sağladı.

        Mandela sosyalistti. Ama ekonomide hayatın gerçeklerine uyum sağlamayı yeğledi. Bu nedenle benliğinin ta derinlerinde hissettiği bir hedefini, sosyal adaletin sağlanmasını gerçekleştiremedi. Halefleri çürümüşlükte birbiriyle yarıştılar.

        Mandela bir çağın, bir dönemin ışığıydı. Kendi sözleriyle bitirirsek, “Sendelememeye çalıştım; yanlış adımlar attığım oldu. Ama ancak bir an için dinlenebilirim. Özgürlükle birlikte sorumluluk da gelir.. Uzun yürüyüşüm henüz bitmedi.”

        Diğer Yazılar