Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SOFYA

        NEREYE giderseniz gidin Türkiye söz konusu olduğunda benzer tepkilerle, meraklı sorularla, birbirine yakın değerlendirmelerle karşılaşıyorsunuz. Sofya'da da farklı bir durumla karşılaşmadım. Orada da hem Türk dış politikasının son zamanlardaki görüntüsü, hem Gezi olayları soru listesinin başında. Her yerdeki tartışmaların özeti ise kanımca şu: Bir ülke elindeki altın fırsatı ne olur da bu şekilde kötü kullanır, birinci lige çıkma şansını elde etmişken nasıl olur da neredeyse kendisini ligden attırır.

        Türkiye'yi çok yakından tanıyan bir Amerikalı gözlemci bir yerlerde, "Pek çok olayın merkezindeki ülkeydiniz, şimdi ise, ya ancak tepki verir durumdasınız, ya da pek de dikkate alınmayan bir oyuncusunuz" türünden bir yargıya varmıştı. Abartılı gelse de, hemen her ülkede Türkiye'yi izleyen kişiler arasında benzer bir yargının paylaşıldığına, bunun yaygınlaştığına tanık oluyoruz. Üzülerek.

        Bu türden değerlendirmeler, yalnızca şimdilerde toparlanması için gayret sarf edilen dış politika ile de sınırlı kalmıyor doğrusu. O alanda sonuçta en beceriksiz yönetimler bile, Türkiye'nin coğrafyasının sağladığı avantajlar nedeniyle pek çok konuda oyunun içinde kalmayı becerirler. Ne var ki mesele bundan ibaret değil. Asıl mesele, olayların, güç dengelerinin doğru değerlendirilmesi ve sahip olunan araçlarla sorunların çözümüne katkıda bulunabilmekte. Hepsinden önemlisi de ettiğiniz sözün ağırlığının kalmasını sağlamakta. Giderek eksilen de bu ağırlık.

        Türkiye'nin içindeki gelişmeler de benzer şekilde çok daha farklı bir mercekten izleniyor artık. Bitmek tükenmek bilmeyen bir cerahat akışı şeklinde gündemimize yerleşen Cemaat-AKP savaşı, bu savaşta tarafların kullandığı söylemler, dilin saldırganlığı, ortaya dökülen korkunç detaylar, çıplak bir iktidar mücadelesinde dinin ve sembollerinin bu denli hoyratça kullanılması, buradan yansıyan kişisel ve siyasi ilkesizlik dikkatleri çekiyor.

        Dahası bu kavganın niteliği, geçmişte Türkiye'nin askeri vesayetten kurtulması çerçevesinde göz yumulan, yargıyla bağlantılı usulsüzlüklerin de dışarıda yeniden değerlendirmeye alınmasına yol açıyor. Sivilleşmenin demokratikleşme olmadığı, ya da Türkiye'nin böylesi bir yapı içinde o geçişi sağlayamadığı daha berrak şekilde görülüyor.

        Bir zamanlar görmezden gelinen, ya da "büyük resme bakalım" saçmalığıyla geçiştirilen detaylar önem kazanıyor. Hukuk devletinin ruhunun, sürekli ezaya mahkûm edilmiş olduğu giderek netleşiyor. Bu bağlamda da Türkiye'de, herhangi bir siyasi mücadelenin artık demokrasiyi derinleştirme adına yapıldığına inanan pek kalmamış. Gene de Anayasa Mahkemesi'nin, Balbay kararını, AİHM içtihatlarına sadık kalarak almış olması bir nebze umut ışığı olabiliyor.

        Aslında Türkiye'de olup bitenler yalnızca Türkiye'ye özgü de değil. Demokrasisini yerleştirememiş pek çok ülkede çoğunluğu sağlamış iktidarlar ile azınlıkta kalanlar arasında müthiş bir mücadele var. Her ülkenin siyasetinde kendine özgü belirleyici unsurlar bulunuyor. Ortak payda ise arkasına kitle desteği alan iktidarların, bunu kafalarına her eseni yapma ehliyeti diye görmeleri. Azınlıkta kalanların seslerine kulak verme konusundaki isteksizlikleri.

        Bu bakımdan son haftalara damgasını vuran iki ülke Tayland ve Ukrayna'da olup bitenlerle Türkiye'de olup bitenler arasında ciddi benzerlikler seçilebiliyor. Tayland'daki muhalefet de, elinden kaçmış olan seçkinci iktidarı oyla geri alamayacağından, sürekli darbe peşinde koşuyor. Yargı orada da siyasallaşmış. Ukrayna'da ise meşru protestolar en şiddetli şekilde bastırılıyor. Rusya güdümüne girmek istemeyen Avrupalı olmayı talep eden kentli, eğitimli kitle şu sırada "Euromeydan"da eziliyor.

        Bunca hata ve pislik içinde hukuk ve demokrasi üretmek ise Türkiye gibi tüm ülkelerin baş siyasi meselesi olarak ortada duruyor.

        Diğer Yazılar