İki şehir ve diğerlerinin hikâyesi
Paris-Londra
İki şehir de Noel ışıklarına bürünmüş. Güzellikleri gece ayrı, bir hafta önceki fırtınaların ardından gelen pırıl pırıl güneşin altında ayrı cezbediyor insanı. Mağazalar tıklım tıklım. Babil Kulesi'nden akıp gelmişler gibi her milletten, her dilden, dinden insanlar hayatın akışı içinde bir yerlere gidiyor, eğleniyor, kavga ediyor, çabalıyor.
Charles Dickens'in 150 yıl önce yazdığı İki Şehrin Hikayesi romanının kahramanları Paris ve Londra. Birincisi tüm ihtişamı ve güzelliğiyle dünyayı kendisine âşık etmeyi hâlâ beceriyor ama 21. yüzyılda da söyleyecek sözü olan galiba asıl Londra. Paris'teki güzellik, estetik, mağazaların cazibesi, fırınların, pastanelerin, kafelerin albenisi yerinde ama Fransa'nın üzerine sinmiş gözüken değişmeme inadı bir ruh olarak kentin üzerinde geziniyor gene de.
Londra İngiltere'nin gerisiyle bağlarını giderek daha fazla kopardığından eski imparatorluk başkentinden çok Asya şehirlerinin enerjisine sahip bir yeniyetmeyi andırıyor. Halbuki imparatorluğun tüm görkemi hâlâ anıtlarda, meydanlarda, müzelerde ve o canım parklarda kendini hissettiriyor. Bir şenliktir gidiyor hayli erken kutlanan Noel yemeklerinde.
Paris ve Londra insanı hâlâ cezbediyorlarsa biraz da her ikisinin de ait oldukları Avrupa'nın dünyada neleri simgelediğinden dolayı bu. Osman Ulagay'ın Türkiye Eskisi Gibi Olmayacak adlı son kitabında vurguladığı gibi Batı'nın değerleri az ya da çok kentli tüm toplumların özlemini tanımlıyor. Nitekim bakıyorsunuz Ukrayna'da eksi 13 derecede insanlar kendilerini meydandan atmaya çalışan polise kafa tutuyorlar. Hatta deniyor ki polislerin bir kısmı da göstericilerden yana kaymaya başladı ya da başlayacak.
Tüm bunlar elden ayaktan düştüğüne inanılan Avrupa Birliği'nin bir simge olarak sundukları yüzünden yaşanıyor. Başlarındaki çürümüş siyasilerden, beş para etmez yeni zenginlerden, Rusya'daki gibi bir istibdat rejimini arzulayanlardan bıkmış bir kentli kitle, Avrupa diye diye dayağı yiyor. Yedikçe tekrar meydanlara çıkıyor. Siyasi enerjisi tükenmiş, kendine inancını yitirmiş gözüken AB, insanlara direnç, inanç ve mücadele azmi sunan bir meşale gibi neredeyse. Sofya'da da insanlar 6 aydır aynı uğurda mücadele veriyorlar.
Hindistan'da yüksek mahkeme eşcinsel ilişkileri suç olmaktan çıkaran bir kanunu iptal ettiğinde ülkedeki eşcinseller ayaklanıyor. Toplum da görüldüğü kadarıyla bu türden isyanlara ters bakmıyor. Giderek özgürlük meselesinin birbirinden kopuk şekilde değerlendirilemeyeceği anlaşılıyor. Ya her alanda özgürlükleri, vatandaş ve insan hakları eşitliğini savunacaksınız ya da ortalıkta pek gözükmeyeceksiniz.
Üstelik tüm bunlar devletlerin giderek insan mahremiyetine daha fazla burnunu soktuğu, seçilmiş hükümetlerin otoriterlik dürtüsüne daha sık kapıldıkları bir dönemde yaşanıyor. Bu toplumsal devingenliğin kaynağında da Batı'nın ortaya çıkardığı kavramlar, değerler, deneyimler, pratikler var. Biraz da bu değerler nedeniyle Nelson Mandela yalnızca Güney Afrika'nın değil tüm dünyanın gözyaşlarıyla, hayranlığıyla, sevgisiyle uğurlandı.
Başkan Obama'nın dört dörtlük konuşmasında söylediği gibi "tarihe damga vurmuş bir dev" olan Mandela, "bir milleti adalete kavuştururken, dünyadaki milyarlarca insanı da derinden etkiledi". Mandela'nın 27 yıllık köle gibi çalıştırıldığı bir dönemi de içeren zindandaki hayatından nefret, öfke ve intikam değil, barış ve birlikte yaşama iradesi çıkarabilmesiydi onu güçlü ve eşsiz kılan.
Mandela evrensel ikonumuz olduğu, uygulamayı beceremesek de arzuladığımız değerleri temsil ettiği için hepimize, dünyaya aitti. Ne simgesel o zaman değil mi, Türkiye'nin temsil düzeyiyle o evrenin bir parçası olmadığını ikrar etmesi, hele bugünlerde...