Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        YAVAŞ yavaş yılın sonuna yaklaşıyoruz. Şunun şurasında 16 gün kaldı 2014 yılının başlamasına. İster istemez geçtiğimiz yılın bilançosunun çıkarılması gerekecek. Henüz kesin hesaplar yapılmadı ancak Türkiye açısından özellikle dış politikada 2013’ün bilançosunun olumlu olduğunu söylemek pek kolay değil.

        Politika tercihlerinde yapılan hatalar neyse de, asıl hasar itibar kaybına yol açan söylemler, davranışlar, tepkilerden geldi. Özellikle yılın ikinci yarısından yani Gezi olaylarının yaşanmasından itibaren dünyanın Türkiye’ye bakışı değişti.

        Bu durumun analizini yapmaya devam edeceğiz. Bugün, pazar gününün keyfini bozma pahasına 21. yüzyılın çok geniş çerçevedeki eğilimlerine bakarak bilançolara başlamak istiyorum. Bunlardan çevre ile ilgili olanları Türkiye açısından da büyük önem taşıyor. Doğanın canına okuma konusunda dünyanın genelinden farklı bir noktada değiliz.

        Çıplak gözle bile görüldüğü gibi ülkedeki, ülkenin kentlerindeki doğa tahribatı hız kesmeden sürüyor. Su kaynaklarını mahvedecek barajlara karşı mücadele eden köylülerin sesini pek duymuyoruz. Çevrenin zehirlenmemesi, hayatlarının dengelerinin bozulmaması için mücadele edenler genelde yalnız kalıyorlar.

        Gezi Parkı ya da üçüncü köprü/üçüncü havaalanı projeleri nedeniyle yaşanan ağaç katliamı gibi pek gözden kaçırılamayacak davalarda bir çevre refleksi nihayet oluştu. Ne var ki siyasi otorite Çevresel Etki Değerlendirme raporlarını gereksiz ilan ediyor. Hürriyet Gazetesi’nden Melis Alphan, Akkuyu nükleer santralı başta olmak üzere bu konularda dehşet verici bilgileri okurlarıyla paylaşıyor. Açık Radyo’nun Açık Gazetesi de sabah sabah gününüzü zehir etme riskini alarak bu konuları gündemde tutmaya çalışıyor.

        Hemen her yerde toplum, üzerine gelen felakete karşı direnmeye çalışıyor. Ne var ki ulusal düzeyde sarsıcı bir hareketlilik yaşanamıyor. Doğa tahribatı, kimsenin toplumun hayat alanının imha edilmesine önem vermemesi gibi konularda Türkiye çok ait olmak istediği BRIC (Brezilya, Hindistan, Çin, Rusya) ülkeleriyle aynı ligde sayılabilir.

        21. yüzyılın gidişatına baktığımızda bazı iyi haberler de var aslında. Öncelikle dünyada 1990 yılında devletler arası savaş ya da iç savaş sayısı 1990 yılında 50 iken bu sayı 2010 yılında 30’a inmiş. Bu güzel haberin Suriye’de kötüleşen koşullarda üçüncü kışlarını geçirmeye hazırlanan bahtsızlara, orada ölenlere ya da Kongo’da, Merkezi Afrika Cumhuriyeti’nde hunharca öldürülenlere pek yararı yok. Üstelik pek çok çatışma alanında şiddet yalnızca bastırıldı. Henüz tamamen bittiğinden emin olunamıyor

        Dünya nüfusu 1810 yılında 1 milyarmış. Bugün 7 milyar. Kentli nüfus 1810’da 30 milyonken 2010’da 3.5 milyara çıkmış. Bu eğilim sürecek. Kentli insan, kaynaklar üzerinde orta sınıf tüketici olarak daha da fazla baskı oluşturacak. 1810 yılında üretim, su ve enerji kullanımını 100 diye kabul ederseniz, üretim 5000’e, su kullanımı 6000’e enerji kullanımı 7500’e çıkmış.

        İklim değişikliği bağlamında sıcaklığın yalnızca iki derece artırılması hedefine artık erişilemeyeceğini herkes kabul ediyor. Giderek su kaynakları üzerindeki baskı artacak. Bunun da bir sonucu olarak gıda güvenliğinde sorunlar yaşanabilecek, doğal kaynakların arz zincirlerinde ciddi kırılmalar yaşanabilecek. Hem iklimde hem de kaynaklar konusunda önümüzdeki dönemde büyük şoklara hazır olmak gerekecek.

        Dünyadaki nüfus dağılımında da gelişmiş ülkeler giderek yaşlanacak. Azgelişmişlerin nüfusları patlarken çevre koşulları da kötüleşecek. Bu da daha büyük göç dalgaları ve kaynakların paylaşımında büyük kavgalar demek. Neyse! İyi pazarlar dilemiş miydim?

        Diğer Yazılar