Sırlar dökülürken
HERHALDE dün aniden önünüze gelen haberler nedeniyle pek şaşırmadınız. Bu memlekette aklı başında herkes AKP hükümeti ile Gülen Cemaati arasındaki savaş devam edecekse önemli muharebelerde insanın ağzını sulandıracak dosyaların ortaya çıkacağından emindi. Dünkü gözaltılarla birlikte beklenti gerçekleşti. Mutantan yolsuzlukların ülkesinde bir anda yeni bir siyasi kadro iktidara geldiği için alışkanlıkların kökten değişeceğine herhalde inanan da yoktu. Artık o konulardaki derin, sessiz ve etkili sansür perdesi aralanmaya başladı.
Böyle bir gelişmeyi sinsice toplanmış, derlenmiş ve ancak siyasi muharebede cephane diye kullanmak gerektiğinde ortaya çıkarılmış dosyalara borçlu olmak aslında hayli tatsız. Türkiye gerçekten bir hukuk devleti olsaydı zaten işin buralara varması beklenmezdi. Bundan sonra yargıda nasıl bir noktaya gelinir onu kestirmek bugün için güç.
Ne var ki şu kadarını söyleyebiliriz. Birincisi, AKP'nin kendi hikâyesini dünyaya kabul ettirebilmesi artık hiç de kolay olmayacaktır. Yabancı basında bu nokta dile getirilmeye başlandı bile. İkincisi, bu kavganın siyaseten bir kazananı olmayacağıdır. İktidar partisi kendisini bu noktaya taşıyan neredeyse tüm iç ve dış odaklarla köprülerini attı.
Cemaat'in de bundan böyle kendisini dünya kamuoyuna pir-ü pak bir kimliğe sahibim diye sunabilmesi zordur. Geçmişteki davalarda oynadıkları rol konusunda Türkiye'yi izleyen kamuoyu indinde soru işareti pek kalmamıştır. Cemaat artık uzun soluklu bir gayretle oluşturmaya çalıştığı imajın çok uzağındadır.
Türkiye'de yeni Cumhuriyet'in yapısını kurmak üzere işbirliği yapmış iki siyasi akım bu savaştan ağır yaralı çıkacaktır. Bir bakıma Türkiye'de AKP dönemi fiilen bitmiştir. Kurumsal anlamda bitmemesinin sebebi her şeye rağmen seçmen çoğunluğunun ilgisini çeken, desteğini alabilecek bir siyasi hareketin mevcut olmamasıdır.
Cemaat-AKP kavgası bir boyutuyla Türkiye'nin siyasi geleceğiyle ilgili bir kavga. Asıl önemli boyutu ise Türkiye'nin, Cumhuriyet'in 90. yılında sıradan bir ikinci lig ülkesi konumundan çıkmayı becerememiş olmasıdır. Siyaset her yerde rant dağıtımıyla bağlantılıdır. Bu konuda herhangi bir ülkenin demokrasisini gözümüzde büyütmemek gerekir. Ne var ki bunun bir sınırı vardır. Belli ilkeler üzerinde mutabakat sağlanmıştır. Hepsinden önemlisi vatandaş açısından yargı sığınılacak bir sakin liman, adaletin tecelli edeceği bir yerdir.
Türkiye'de adalet mefhumunun var olduğuna Türkiye yargısının mevcudiyetinin vatandaşların haklarını korumak amacına hizmet ettiğine inanmak mümkün değil. Bunun geçmişte de böyle olduğunu bilmek, hukukun ancak siyasetin bir aracı diye görüldüğünün bilincinde olmak meselenin vahametini yok etmiyor. Tersine bunca yılın ve "hak-hukuk-adalet" adına edilen onca lafın ardından bu kavramlara zerre saygı duyulmadığını görmek insanın içini karartıyor.
Bu sonuca yalnızca son AKP-Cemaat kavgasında ortaya akıtılan pislikten varmıyoruz. Yargının aldığı kararların, bunların gerekçelerinin köklü analizleri yargı sisteminin ve personelinin evrensel hukuk kurallarından ne ölçüde bihaber olduğunu ya da bu kurallara ne ölçüde ilgisiz/kayıtsız kaldığını göstermişti. (Anayasa Mahkemesi'nin son kararlarını, büyük bir sevinçle, bu genel tablonun dışında tutuyoruz.)
Bugün savaşan tarafların ne hukuk, ne adalet, ne hakkaniyet ne de güya bağlı oldukları İslam inancı çerçevesinde hareket ettiklerini söylemek mümkün. Olay çok sert, acımasız, her türlü kalleşliğin mubah sayıldığı tipik bir iktidar savaşıdır. Yaşananlar da o tür bir savaşın kurallarına uygundur. Bu iktidar mücadelesinin parçası olmayanlar açısından ise beklenti tektir:
Bu kavgaların kazananının olmayacağının anlaşılmasıyla hukuk devleti normlarına sahip bir Türkiye demokrasisinin yolunun açılması. Hayali bile güzel.