Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        2013 yılını buruk duygularla kapatmak için zaten yeterince neden vardı. Yılın finalinde bunlara iktidar bloku içindeki büyük güç mücadelesi çerçevesinde yaşanan kavga eklendi. Kamuoyunun meselenin bir ilke, inanç, düzgün devlet/düzgün toplum meselesi olduğuna ikna edilmesi neredeyse imkansız. Bunun üzerine bir de yaşananların kökü dışarıda komplolar olduğuna milleti inandırmak için sarfedilen acınası çabaları eklerseniz hazin tablo tamamlanıyor.

        Daha uzun süre bu mesele ve yaydığı pislikle yaşayacağız. Korkarım kazananı ve kaybedeni olmayacak bu kavganın sonunda Türkiye'nin kurumları ağır hasar almış olacak. Daha şimdiden ortaya çıkan ise, Türkiye'de devlet yapısının, işleyişinin, felsefesinin şiddet ve baskı uygulamak dışında arızalı olduğu gerçeğidir. Türkiye demokrasisinin imajının ise bu kavganın itiş kakışları içinde, hele ki soruşturma-yargı süreçleri ikna edici bir şekilde yapılamazsa, iyice dibe vuracağı bellidir.

        Bu ülkenin şunun şurasında üç sene önce, Arap isyanlarının patlamasıyla tüm bölgeye örnek gösterilmek istendiğine inanmak zor. O isyanlardan önceki büyük reform dalgaları nedeniyle bambaşka bir gözle bakılmaya başlanan Türkiye'nin yerinde yeller esiyor. O dalganın yüzü suyu hürmetine askeri vesayetle mücadele amacıyla açılan davalardaki usulsüzlükleri, haksızlıkları ve hukuk dışı gelişmeleri görmemeyi seçen dış çevreler bugün bambaşka bir tavır ve yaklaşım içinde.

        Yaşanan bu zemin kaybı, itibar yitirilmesi yalnızca Türkiye'nin iç dengelerinde tahribat yaratmadı. Rotasını şaşırmış iç politika nedeniyle iktidar toplumdan gelen Gezi tepkisini anlamamakta ısrar edince komplo hastalığı depreşti. Onun bir sonucu zırvanın zirve yapması oldu.

        Dış politikadaki yanlış değerlendirmeler, yanlışta ısrar etme inadı ve diplomatların uyarılarına kulak asmamanın bedeli ayrıca Türkiye'nin sözünün ağırlığının çok azalması sonucunu getirdi. İç politikanın önceliklerinin, metastas yapan bir kanserli hücre gibi dış politikaya yayılması, iç politika dilinin diplomatik dile hâkim olması bu gidişatı hızlandırdı.

        Bu gidişat Türkiye'nin Arap isyanlarıyla önüne çıkan fırsatı ve isyanlardan etkilenen ülkelere gerçekten yardımcı olabilme imkânlarını da kısıtladı. Dahası Arap kamuoyları indinde hızlı bir prestij kaybı yaşandı. Arap isyanları ise ilk günlerdeki fazla iyimser tahminlerin hızla yerlerini karanlık değerlendirmelere bıraktığı bir yolda evrildi. Bu isyanların siyasi kremasını başlangıçta ortalıkta olmayan ancak en örgütlü gücü temsil eden İslamcılar seçimler sayesinde yemeye başladı.

        Suud rejiminin amansız muhaliflerinden Madawi el Raşid'in yazdığı gibi, "İslamcılar Arap dünyasının kaderi değildi. Ne var ki baskı ve dışlamanın yarattığı boşluğu, otoriter rejimlerden kurtulurken özgürlüğün dilinin henüz şekillenmediği bir anda onlar durdurdular. Hem kendi beceriksizlikleri, arsızlıkları ve ideolojik körlükleri, hem de Mısır örneğindeki gibi darbeci oyunlarla Arap isyanlarının muazzam vaadini boşa çıkardılar. Yalnızca Tunus'ta ilk günlerin umudunu muhafaza etmek mümkün oldu.

        Mısır'da İslamcılara karşı milyonlarca Müslüman meydanlara indi. Bir bakıma Müslümanlıkla İslamcılık arasında geçmişe göre çok daha keskin bir çizgi çizilmesinin önü bu şekilde açılmış oldu. Türkiye'deki iktidar bunu da doğru okuyamadı. On yıl boyunca kendisine İslamcılıkla demokratik modernliği harmanlayabildiği düşünüldüğünden verilen uluslararası krediyi tüketti.

        Son skandal bu tükenen kredinin kalmış kırıntılarını yok edecek gibidir. Arap isyanlarının vaadi ve daha iyi bir gelecek kurulabileceğine yönelik umudu, bugünkü karanlığa rağmen tükenmedi. Çok daha ileri bir çizgiden koşuya başlayan Türkiye'de de bugünkü tablo mukadder ve kalıcı olmayacaktır. Zaten Gezi de bunun garantisiydi.

        Diğer Yazılar