Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        YAŞANAN krizin pek çok boyutu var. Devlet içinde, devletteki görevlerinin gereklerine göre değil kendi örgütlerinin çıkarlarına göre hareket eden bir ağın varlığı zaten kabul edilebilecek bir durum değil. Bu ağın seçilmiş iktidarın himmeti, gayreti ve teşvikiyle bu ölçüde dal budak sarabilmiş olması kuşkusuz durumun vahametini de arttırıyor.

        Mücadelenin meşruiyetine, halen gündemi işgal eden skandalın kamu yararı gözetilerek üzerine gidilebileceğine dair zayıf inanç giderek eriyor. Zaten tarafların dili, suçlamalarının niteliği asıl dertlerinin rezillikleri ortaya çıkarmak, kamu hayatını ve iş dünyasını temizlemek olmadığını da açıkça gösteriyor. Bu durumda ortaya dökülen tüm veriler ülkede devlet sisteminin iyiden iyiye çürümüş olduğunu, ayakta durabilecek düzgün kurum kalmadığını gösteriyor.

        Bunlar soyut siyaset bilimi lafları da değil yalnızca. Kurumların varlığı belli kuralların dışına çıkılmamasını sağlar. Ortak kurallar vatandaşın kendisini konumlandırmasını kolaylaştırır. Bunun yanı sıra kurumlar ve kurallar ortak yaşama normlarının yerleşmesini ve bunlara uyulmasını da sağlar.

        Olaya bu taraftan bakınca Türkiye’deki kutuplaşma yalnızca zehir saçan bir siyasi atmosfer yaratmakla kalmadı. İktidar savaşı aynı zamanda ideolojik bir savaş şeklinde de yaşandığından yerleşik normlar yeni muktedirler tarafından yok veya gayrı meşru kabul edildi. Bunun toplumsal hayata yansımasını dövülen, yaralanan hata öldürülen avukatlar, doktorlar ve diğerleriyle ilgili haberlerde okuyorsunuz.

        Hukukun gücüne genelde inanılmayan, yargının adalet dağıtabileceğine inancını yitirmiş ve kaba gücün eldeki en geçerli araç olduğuna giderek daha fazla inanılan bir ortamda yaşıyoruz. Bunun yol açtığı ciddi bir ahlak erozyonu var. Medyanın olayları ele alış tarzı, meselelere yaklaşımı da bu kuralsızlığı, normsuzluğu yansıtıyor. Herhangi bir dava, hukuk meselesi, yargıya gelmiş bir skandal ancak siyasi pozisyona yarayıp yaramadığına göre sınıflandırılıyor. İmamların bu denli ipin ucunu kaçırdığı bir bağlamda cemaat ipi iyiden iyiye salıyor.

        Bugünkü dehşet verici ve son derece yıkıcı kavgadan iki tarafın da kazançlı çıkamayacağı, ağır hasar göreceği çok söylendi ve yazıldı. Ne var ki bu savaş, savaşta kullanılan dil ve yöntemler ülkenin başına gök kubbeyi çökertecek gibi. Yalnızca toplumsal kutuplaşmalar nedeniyle değil ülkenin uluslararası sistem içindeki itibarını da gün günden iki paralık etmekte olduğundan.

        Gezi günlerindeki gibi bir akıl tutulması dönemindeyiz. O olayların ardından tüm dünyaya veryansın edilir, envai çeşit komplo senaryosu yazılır, fiziksel olduğu kadar adli şiddet uygulanırken en azından bunun nelere yol açabileceğini tahmin edemedik denebilirdi. Halbuki artık Gezi’de uygulanan yöntemlerin, kullanılan dilin, saçma sapan ithamların, doğru olmadığı bilinen iddiaların defalarca yinelenmesinin, öfke köpürmelerinin sonuçlarını biliyoruz. Gezi ve Mısır konusundaki söyleminin akabinde Türkiye ışık hızıyla ölçülebilecek şekilde itibar kaybetti. Yalnızlaştı. Dünyadaki algısı, hızla otoriterleşen ve yönünü kaybetmiş bir ülkeye dönüştü. Bugüne dek Başbakan Erdoğan’a neredeyse koşulsuz destek veren Başkan Obama Türkiye’den soğudu.

        Daha bir ay önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Washington’a giderek Türk-Amerikan ilişkilerinin dış politikamızın belkemiğini oluşturduğunu söyledi. NATO üyesi olmanın vazgeçilmezliğinden ve öneminden dem vurdu. Bugün aynı ABD’nin “yükselen Türkiye’ye” yönelik sinsi bir komplonun arkasında olduğu, bunu da İsrail’in dürtüklemesiyle yaptığı iktidar çevrelerince savunuluyor.

        İçeride ortak paydaları hızla yok eden, dışarıda itibarını mirasyedi gibi harcayan bir ülkenin nereye yükselmekte olduğunu da galiba kimse merak etmiyor.

        Diğer Yazılar