Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BAŞBAKAN Erdoğan ile ABD Başkanı Obama arasında kurulmuş olan ilişki Türk-Amerikan ilişkileri tarihinde eşine pek rastlanmamış türdendi. 1947 yılından itibaren iki ülkenin tepe yöneticileri, aralarında pek kişisel ilişki kurmamışlardı. Bunun tek istisnası 1990-1991 döneminde Başbakan Turgut Özal ile dönemin başkanı George Bush arasındaki ilişkiydi.

        Her iki siyasetçi de ailelerine çok düşkün olmakla birlikte, Obama-Erdoğan ilişkisi dünyanın en doğal ilişkilerinden biri sayılmaz. Başkan Obama insanlarla temasında pek sıcaklık bulunmayan, siyasetin gerektirdiği sosyalleşmelere vakit ayırmaktan hoşlanmayan, entelektüel tarafı ağır basan bir siyasetçi.

        Gençliğinde ABD'de siyah olmanın içinde kabarttığı öfkeyi dizginlemek için gayret sarf etmiş, siyah olmasını geniş toplumla çatışmacı bir ilişki kurma nedeni yapmamış. İlk seçim kampanyası sırasında ABD'deki ırk ilişkileri üzerine yaptığı müthiş konuşma bu tavrını vurgulayan en belirgin metindir. (http://www.cbsnews.com/news/transcript-barack-obamas-speech-on-race/)

        Harvard'da hukuk fakültesini bitirdikten sonra büyük paralar kazanabilecekken Chicago'da yoksul siyahlara yönelik yardım örgütlenmelerinde çalışmış. Siyasetçi olarak geniş koalisyonlar kurmayı, soğuk ve mesafeli kişiliğine rağmen becermiş.

        Başbakan Erdoğan ise entelektüel vurgudan çok eylem adamı olarak sivrilmiş bir siyasetçi. Öfke, kişiliğinin ve tepkilerinin önemli bir parçası. Kendisinin de söylediği gibi söyleminde bir üslup özelliği taşıyor ve bu, pek çok tepkisinde öne çıkıyor. Genelde çabuk ve kesin kararlar veriyor. Pratik bir tarafı var ancak dünya görüşü hayli sert. İktidarı güçlendikçe bu sertlik daha belirgin hale geliyor. Kutuplaşmayı körüklemekten kaçınmıyor ve bu tavrı gücünü artırmak, hasımlarını saf dışı bırakmak açısından gerekli görüyor. Kavgadan kaçmıyor.

        Türk-Amerikan ilişkileri tüm iniş çıkışlarına rağmen aslında 1990'ların ortalarından beri belli bir çizgi üzerinde gidiyor. İki ülke Soğuk Savaş sonrası dönemde aralarındaki ciddi çıkar ve görüş farklarına rağmen ortak politikalar üretmeyi becerebildiler. Obama döneminde yakınlaşma stratejik ilişkilerin ötesinde kişisel bir bağlantı boyutu da kazandı. Türkiye'yi yakından izleyen bir Amerikalı analistin sözleriyle "Türkiye dosyasının başındaki kişinin adı Barack Obama" idi.

        Obama, örneğin, İran'a yönelik yaptırımlara karşı Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi'nde hayır oyu kullanmasından sonra çevresindekilerin baskısına rağmen Erdoğan ile işbirliğini bozmamaya özen gösterdi. Türkiye Başbakanı ile sık sık konuştuğunu vurgularken en güvendiği beş siyasetçi arasında Erdoğan'ın adını zikretti. Dahası Arap isyanları sonrasında Erdoğan'ın fikrine başvurdu. Bu isyanların ardından Arap ülkelerindeki siyasi gelişmelerde Türkiye'nin yapıcı bir rol oynayacağına inandı.

        Aslında Başbakan Erdoğan da iktidara geldikten sonra ABD ile ilişkileri fazla rayından çıkarmamak için hep dikkatli davrandı. Sorun çıktığında temsilcilerini Washington'a göndererek ortamı yumuşatmaya çalıştı. Son tahlilde Amerika'nın stratejik çıkarlarına zarar verecek somut davranışlardan, siyasetlerden kaçındı. Mısır olayına kadar da ABD'ye yönelik kaldırılamayacak kadar ağır sözler söylemekten kaçındı.

        Tüm bunlar 16 Mayıs 2013'teki ziyaretin arka planını oluşturuyordu. Obama Başbakan Erdoğan'a o gün 4 saatini ayırdı. Aradan geçen yedi aylık kısa süre içinde ilişkiler gül bahçesindeki dostane görüntülerden Amerikan büyükelçisinin ülkeden gitmesinin istenme noktasına savruldu. Başbakan'a yakın hiç beklenmedik isimler bile yolsuzluk skandalı bağlamında İsrail güdümlü bir Amerikan komplosundan dem vurdular. Bu savruluşun hikâyesi aslında Türk dış politikasının 2013 yılında iyice ayyuka çıkan son üç yıllık savrulmasının da hikâyesidir.

        Hıristiyan okurlarımın Noel'ini kutlarım.

        Diğer Yazılar