Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        TÜRKİYE Cumhuriyeti Devleti'nin hızla erimesine, modern devlet olmaktan, normlara ve işleyen kurumlara sahip bir bütünlükten hızla uzaklaşıp dağılmasına tanıklık ediyoruz. Bu tanıklığın kendisi zor, sonuçları ise hiç de iç açıcı olmayacak.

        Cumhurbaşkanlığı katından Devlet Denetleme Kurulu'nun duruma el koyması yönünde bir hamle yapılacak gibi durmuyor. İktidarsa tüm siyasi yapı için bir tehdit sayılması gereken "paralel devlet" örgütlenmesini Meclis'e götürme, diğer siyasi partilerle bu konuda işbirliği yapma niyetinde değil. Tersine kendisini koşulsuz desteklemeyen tüm kesimlerle köprüleri yakıyor. Gezi'deki basiretsizliğini katmerleyerek çoğaltıyor. Aklıma Amerikalı rejisör Robert Altman'ın uydurduğu bir şarkı başlığı geliyor: "Yaktığım tüm köprülerin külleri içinde yüzüyorum."

        Nerelere varacağı kestirilemeyen derin hukuk, idare ve devlet krizi toplumsal isteri işaretleriyle birleşiyor. Yalnızca toplumsal ortak paydalar yok edilmiyor. Dünya ile ve dünyadaki gerçeklikle de bağını koparıyor Türkiye. İktidara yakın medyada isteri raddesine varmış komplo hikayelerini ya da tevil edilemeyecek günahları, ayıpları ve rezillikleri kapama çabasını gördükçe gelecek hakkında içiniz daha da kararıyor.

        Tüm bu yaşananlar Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın dağılmış, çözülmüş bir dış politikayı büyük bir gayretle toparlamaya çalıştığı sırada gerçekleşiyor. Bu toparlama çabası, içerideki dehşet verici manzaranın etkisiyle zorlaşıyor. Bir zamanların büyük iddialarına sahip ülkesinden eser kalmamış gibi dünya indinde.

        Türkiye'nin ne çevresindeki bölgelerde zerre etkisi kaldı ne de tüm dünyanın kendisinden beklediği gibi bir demokratik hukuk sistemini hayata geçirebildi. Görünen o ki, iktidar partisi Ortadoğu'da son yılın gelişmelerini doğru tahlil edip siyasal anlamını kavramakta güçlük çekiyor. Uluslararası sistemde, çok değil 1 yıl öncesine kadar Ankara'ya yarayan ortamın nasıl değiştiğini, Türkiye'nin kapasite eksikliğinin ve kendi ideolojik/siyasi saplantılarının yol açtığı hasarı idrak edebilmiş değil.

        Çevresindeki hiçbir devletten kendisine hayır gelmeyeceğini öğrenmiş olması gereken Türkiye'nin, dış politikasını yeniden raya oturtmaya çalışırken, en sağlam ittifak ilişkilerine hasar vermesi ise ayrı gariplik. ABD Elçisi'ne yönelik saldırgan dil Washington ile ilişkileri geriyor. Başkan Obama artık Başbakan Erdoğan'ın ne düşündüğünü merak etmiyor. Sonuçta ABD başkentinde tüm AKP döneminin dış politika yönelimlerinin nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili bir genel anlayış yerleşmeye başlıyor.

        Bipartisan Policy Center adlı kuruluşun yayınladığı "Türkiye'nin Davranışının Kökeni: Türkiye'nin Ortadoğu Politikasının Evrimini Anlamak" (The Roots of Turkish Conduct) başlıklı rapor, yeni görüşün bir örneği. Gezi olaylarına verilen tepkinin niteliği/şiddeti ve Mısır'daki darbenin ardından takınılan tavır, benimsenen üslup ve kullanılan dil, raporun sonuçlarını belirlemede İran ve İsrail politikaları kadar etkili olmuş.

        Türk dış politikasını açıklarken kullanılan dört yaklaşımdan üçünü yeterli bulmuyor. Buna göre Türk dış politikasının son 2 yıl içindeki mezhepçi algıya yol açan evrimini a) Türkiye'nin güçlenmesi; b) Batı'nın ters davranışları; c) Kişiliklerin (Erdoğan-Davutoğlu) ağırlığıyla açıklamak yeterli değil. Yazarlara göre AKP politikası özellikle 2008-2009'dan itibaren önce pan-İslamist ancak mezhepler üstü bir çizgide. Ancak Suriye'deki facia ile birlikte mezhepçi-Sünnici bir çizgiye kayıyor iddiasında. Bugün düzeltilmeye çalışılanın bu olduğunu savunuyor.

        Dış politikada irtifa kaybı yazık ki sürecek gibi. İşin kötüsü içerideki fetret devri çalkantıları bitmedikçe uluslararası sistemde güçlü bir aktör olmak sevdasından da vazgeçmek gerekecek.

        Diğer Yazılar