Kurumsal krizden meşruiyet krizine (1)
ARAP isyanlarıyla ilgili değerlendirmelerde başlarda üzerinde pek durulmayan bir boyut toplumlarla rejimler arasındaki güven bağının neredeyse tümüyle kopmuş olmasıydı. Hemen tüm Arap toplumlarında dine dönüş bir yönüyle rejimlere duyulan güvensizlik, yöneticilerin meşruiyet eksikliği ve hayatın devletten soyutlanarak yeniden üretilmesiyle bağlantılıydı. Düzen istihbarat ve güvenlik güçlerinin zoruyla sağlanıyor, rejimler toplumun hayat alanına mümkün olduğunca girmemeye çalışıyorlardı. Herhangi bir hesap verme derdi olmayan otoriter rejimler o nedenle esen sert rüzgâr karşısında fazla direnemediler.
Türkiye Ortadoğu ülkelerinden en çok da bu yönleriyle ayrılıyordu. Siyasi rejiminin meşruiyet sorunu pek derin değildi. 2001 krizinin ardından gelen reform dalgalarıyla sistem restorasyonu sağlandı. Toplumsal ve siyasal meşruiyet meselesi de yeni bir siyasi kadronun sistemi onarması, taze nefes vermesi ve eski rejimin pisliklerini temizlemeye başlamasıyla büyük ölçüde aşıldı. Uluslararası konjonktürün çok olumlu seyretmesinin yardımıyla Türkiye hem ekonomik sorunlarını aşarak refah düzeyini artırdı hem de siyaseti istikrara kavuştu. Gene uluslararası konjonktürün kolaylaştırıcı etkisiyle Türkiye dış politikada profilini bir hayli yükseltti. Toplumda dış politika üzerinden gurur inşası başladı. Dünya Türk dış politikasını yakından izlemeye, başarılarını kayda geçmeye ve Türkiye’nin vizyonunu merak etti. Türkiye’den beklentiler de arttı.
Bu dönemde Türkiye’ye kendine özerk bir hareket alanı açmada en çok destek veren ülke ise bugün hükümeti devirmeye çalıştığına inanmamız istenen ABD oldu. Özellikle Arap isyanlarını takip eden dönemde ABD Başkanı Obama Türkiye’nin bölgedeki çalkantının büyük hasarlara yol açmadan yatıştırılmasında merkezi bir rol oynayacağına inandı. Ankara’yı bölgedeki en yakın ve potansiyel olarak en etkili müttefiki olarak gördü. Yazık ki Arap isyanlarının açtığı büyük fırsat kapısı üç yıl içinde çarparak kapandı. Hükümetin ideolojik hayallere kapılması, ülkenin gücünü yanlış hesap etmesi, hatalı siyasetlerde ısrarı ve hızla değişen bir konjonktürü doğru değerlendirememesi bunda etkili oldu. Türkiye’nin gerçek gücünün dini mensubiyetine değil hukuk üstünlüğüne dayalı laik ve demokratik bir rejimi konsolide etmeye bağlı olduğunu kavramak istemedi.
Hatalar ve başarısızlıklar uzun süre kamuoyundan gizlenebildi. Ne var ki Suriye krizinin yönetimindeki fahiş hatalar giderek Türkiye’nin etkisizleşmesine yol açtı. Atılan yanlış adımlar giderek ülkenin iç düzenini tehdit eder hale de geldi. Dahası mezhep kutuplaşmasında ve çatışmasında taraf olunması dünyadaki itibarı da düşürdü. Bu vahim yanlışın Türkiye’nin dünya düzenindeki egemenlere kafa tutuyor ondan dolayı itibar kaybediyor diye satılabilmesi de açıkçası mümkün değil. Sonuçta,Metropoll araştırma kuruluşunun son kamuoyu yoklaması sonuçlarının gösterdiği gibi toplumun bir zamanlar gururu sayılan dış politikada da hayal kırıklığı yerleşti. 2012 yılında dış politikayı başarılı bulanların oranı yüzde 55.5 iken 2013’te bu oran 44.1’e düşmüş. Başarısız bulanların oranı ise yüzde 28.2’den 46.8’e yükselmiş.
En iddialı olunan Ortadoğu bölgesindeki dış politikayı hem başarılı bulanların (yüzde 33.7’den 36.6’ya) hem de başarısız bulanların oranı (yüzde 39.5’ten 48.7’ye) yükselmiş. Suriye politikasını başarılı bulanlar yüzde 30.6’da kalırken başarısız bulanların oranı da geçen yıl yüzde 56’dan bu yıl yüzde 57.7’ye yükselmiş. Bu sonuçlar hükümetin güç inşası açısından büyük önem taşıyan dış politikanın artık bu işlevini yerine getiremediğini gösteriyor. Yolsuzluk skandalı ve ona bağlı yargı-yürütme ilişkileri krizi tam da böyle bir ortamda patladı.