Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BUNDAN birkaç yıl önce yazdığı ve Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasını inceleyen bir yazısında Şaban Kardaş önemli bir ayrım yapmıştı. Kardaş, Türkiye'nin Ortadoğu'ya bir "ilgi alanı" olarak bakmasının kabul göreceğini buna karşılık "etki alanı" olarak bakması halinde bunun sorun yaratabileceğini vurgulamıştı.

        Aslında bu iki yaklaşım birbirinden kalın çizgilerle ayrılamaz. Ancak muhatapların gözünde bu fark önemlidir. 'İlgi'den 'etki'ye geçiş dış politikanızın hedefinde olanlar açısından size yönelik tepkileri de tetikleyecek bir adımdır.

        Geriye dönüp baktığımızda Türkiye'deki fazla heyecanlı söyleme rağmen Arap isyanları patlayana kadar dış politikada ilgi alanı çerçevesinin pek aşılmadığını söyleyebiliriz. Arap isyanları ve bunun kadar önemli sayılması gereken ABD'nin Irak'tan çekilmesi akabinde durum değişti.

        Arap isyanlarının açtığı yeni imkanlar bir yandan Türkiye'de dış politikayı yöneten kadroların ideolojik tahayyüllerini iyiden iyiye harekete geçirdi. Diğer yandan o büyük jeopolitik deprem ile Türkiye deneyiminin daha da kıymete binmesi Türkiye'ye yönelik dünyadaki teveccühü ve beklentileri artırdı. Bunun sonucunda da aslında hep akılların bir köşesinde olan "etki alanı" yaratma tutkusu tüm gücüyle orta yere çıktı.

        Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, 2012 yılında Meclis'te yaptığı bir konuşmada Türkiye'nin bölgedeki değişimin sahibi ve hizmetkârı olduğunu söylemesi, daha sonra açıklamalara konu olsa da bu tutkunun belki en güçlü ifadesiydi. Suriye'deki kriz Türkiye'nin diğer ayarlarını da bozdu. 2011 Mart'ında Irak ziyareti sırasında Bağdat ve Erbil'in yanı sıra Necef'e de giden, orada Ayetullah Ali Sistani ile konuşan Başbakan Erdoğan Türkiye'nin mezhepler üstü konumunun da altını çiziyordu. Daha sonra Mısır'da laikliğin önemine vurgu yapması da Türkiye nin gerçekten yeni dönemde çok olumlu ve yapıcı bir rol oynayabileceğine dünyayı ikna etmişti.

        Yazık ki Suriye'de Türkiye'nin onca yatırıma rağmen Beşar Esad rejimini ikna edememesi, daha sonra ilişkilerin kopmasıyla Türk dış politikası hızla mezhepçi bir rotaya kaydı. Cihatçı gruplara gösterilen, en hafif tabiriyle müsamaha, güçler dengesini doğru hesaplamadan büyük iddialarla dünya kamuoyu önüne çıkıp sonuç alamama sıkıntısı yarattı. Bölgesel güç olduğunu haykıran ülke ne uçağını düşüren komşu rejime mukabele edebildi ne de iç savaşın giderek vahşet boyutlarına varmasının önünü alabilecek bir etkinlik gösterebildi.

        Hemen düşmesi gereken ve her fırsatta şeytanlaştırılan Beşar Esad'ın halen iktidarını sürdürmesi Türkiye'nin parıltısını bozdu. 2013 yazında Mısır'da yaşanan darbeyle hükümetin muazzam yatırım yaptığı Müslüman Kardeşler'in iktidardan uzaklaştırılması ise o politikanın çöküşü anlamına geldi. Bu arada Irak Başbakanı Maliki, Beşar Esad ve Mısır yöneticilerine yönelik dil, Batılı devletlere yönelik aşağılayıcı ifadeler de diplomasi üslubu açısından Türkiye'yi giderek zora sokmaya başladı.

        Halbuki "Devletlerin ilişkileri, intikam, nefret, öfke hissiyle yürümez. İşte bunu en iyi bilenlerden bir tanesi de Gazi Mustafa Kemal'di". 19 Kasım 2013'teki Meclis grubuna yaptığı konuşmada bunu söyleyen Başbakan Erdoğan, ayrıca "Emperyalist devletleri en iyi tanıyan, Mustafa Kemal'di. O zulmü iliklerine kadar yaşayan, yüreğinde hisseden Mustafa Kemal'di. Ama 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i ilan ettikten sonra, işte bütün bu devletlerle, barışa, dostluğa, işbirliğine dayalı bir süreci başlattı... Onlara kin tutmadı, varsa da gizledi. İntikam hissiyle yaklaşmadı" diyecekti.

        Bu sözlerde dile getirilen duygusallıktan uzaklaşma iradesi ve Atatürk'ün gerçekçiliği herhalde 2014 yılında çok zorlu sorunlarla uğraşmak zorunda kalacak ve manevra alanı bir hayli daralmış Türk dış politikasının yönlendiricisi olacaktır.

        Diğer Yazılar