Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ASLINDA Gezi olaylarından beri komplo üretme mekanizmaları tam kapasiteyle çalışıyor. Türkiye’nin önüne geçilemez derecede güçlendiğine inanmışsanız ve bunun dünyada büyük bir telaşa, paniğe yol açtığını düşünüyorsanız yaşanan olaylar zincirini ancak komployla açıklayabilirsiniz. Türkiye’yi yönetenlerin kendi sorumluluklarından bahsetmenize de gerek kalmaz.

        Toplumların, bireylerin kendilerini komplocu açıklamaların şehvetine kaptırması çok şaşırtıcı değildir. Ancak sorumluluk mevkiinde olanların komplocu açıklamalara yönelmeleri ülkenin dünya sistemindeki saygınlığı açısından hiç de makbul sayılamaz.

        Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Türkiye 11 yıldır büyük bir güç birikimi yaptı. Dershane olayı da bahane edildi” dediği, dün 2 gazetede yayımlandı. Sayın bakanın danışmanı Osman Sert ve ondan önce de Dışişleri Sözcüsü bunu yalanladılar. Sayın bakanı tenzih ederek bu görüşün iktidar partisi çevrelerinde yaygın olduğunu gene de söyleyebiliriz.

        Şimdilik Türkiye’nin yaptığı güç birikiminin gerçek boyutları konusunu bir kenara bırakalım.

        Aslında Türkiye muazzam bir güç birikimi fırsatını elde ettiği bu sürede kendini olmadık ihtiraslara kaptırdığı için yeterince güç biriktiremeden tökezledi.

        Herhalde bunun ayırdına nihayet varıldığından Başbakan Erdoğan Japonya’da bir gazetecinin sorusuna cevap verirken, “Türkiye sadece üzerine düşen görevi yapmak suretiyle gerek bölgede gerekse uluslararası camiada bir yere oturtuluyor. Olan budur, olması gereken de budur. Diğeri ise bir hırs diye tanımlanır ki hırs her zaman tehlikelidir. Dolayısıyla bizim böyle bir hırsımız yok” deme gereği hissetti.

        Dışişleri Bakanı, ABD ziyaretinden önce Foreign Policy Dergisi’ne yazdığı bir makalede “Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar, NATO Türkiye’nin güvenliğinin ve güvenlik işbirliğimizin köşe taşıdır ve geniş bölgemizde istikrarsızlığın önündeki engeldir” değerlendirmesini yapmıştı.

        Eğer Türkiye’nin NATO’daki müttefikleri Türkiye’nin güçlenmesinden ürktükleri için gül gibi geçinen iki siyasi aktörün arasına fitne sokabiliyor, Türkiye siyasetini devleti kurumsal olarak eritecek bir krizin içine itebiliyor, bu krizin yönetiminin ülkenin uzun vadeli istikrarına onulmaz zarar vermesine yol açabiliyorlarsa durum vahimdir.

        Türk dış politikasının sıkıntılarının kökeninde, daha dipte yatan ve yalnızca Adalet ve Kalkınma Partisi kadrolarının ideolojik takıntılarından kaynaklanmayan nedenler var. Türkiye’de çoğunluğun dış politika refleksleri Enver Paşacı. Ülke bir nebze güçlenmiş gözüktüğünde, yayılma fırsatı olduğuna inanıldığında emperyal güdüler fışkırıyor. Kapasitenin hayallerin çok gerisinde kaldığı göz ardı ediliyor. Tarihsel süreçlerin ve yapısal kısıtların göz ardı edilebileceğine inanılıyor. Dün bu sorun Avrasyacıların sorunuydu, bugün ise AKP ve yandaşlarının. Üstelik bu sarhoşluk eldeki büyük imkân ve fırsatların heba edilmesine yol açıyor.

        Bunu dengelemeye çalışan daha gerçekçi bir gelenek var. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Kara Harp Okulu’ndaki konuşmasını bu gelenek içinden değerlendirmek ve ortalığı kasıp kavuran hayalciliğe karşı bir panzehir diye görmek gerekir.

        Gül, konuşmasında ilk olarak şu uyarıda bulunuyor: “Dış politika ve milli güvenlik politikaları başta olmak üzere, her türlü siyaset, öncelikle stratejik gerçekler dikkate alınarak yürütülür. Stratejik gerçekler yerine temennileri esas alan, konjonktürü vizyonun önüne koyan siyaset daima başarısızlığa mahkûmdur. Bu nedenle Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve savunma stratejisini belirlerken küresel sistemi, bölgesel dinamikleri, yeni güvenlik konseptini ve Türkiye’nin uluslararası düzendeki konumunu çok iyi değerlendirmek gerekir.”

        Yarın devam edeceğim.

        Diğer Yazılar