Dış politikada gerçekçilik ve ufuk (2)
AMERİKAN dış politikasını en sert eleştirenlerden Stephen Walt, geçenlerde "Bir dış politikanın başarısı nasıl ölçülür?" sorusunu soruyordu. Çeşitli düzeylerde bu soruyu yanıtlamaya çalışırken, dış politikanın nasıl oluşturulduğuna değiniyordu. Bu konuda en önemli sorusu şuydu: "Politika tercihleri eldeki erişilebilecek en iyi bilginin serinkanlı bir analizine mi yoksa niteliksiz veriler, güvenilmez mantık zinciri ve temennileri gerçek sanmaya mı dayanıyor?" (http://www.foreignpolicy.com/ voices/walt#sthash .xtU800P2 .dpbs)
Aynı soruyu her ülke için sormak mümkün. Türkiye dış politikasının bugün içinde bulunduğu bocalamanın önemli bir nedeni temennilerle gerçeklerin birbirine karıştırılmasıydı. Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, dün alıntıladığım gibi, "Stratejik gerçekler yerine temennileri esas alan, konjonktürü vizyonun önüne koyan siyaset daima başarısızlığa mahkûmdur" derken benzer bir bakış açısından konuşuyordu.
Ülkenin dış politika alanında yaşamakta olduğu sıkıntıları, bazı İslamcı yazarlar dünya sistemine uyum sağlamanın, ümmet yerine ulus-devlet perspektifini öne çıkarmanın bir sonucu olarak görüyorlar. Bu mantık içinde 200 yılı aşkın bir tarihin silinmesi, kurumlaşmış ittifak ilişkilerinin yok sayılması Türkiye'nin önünü asıl açacak hamledir. Türkiye Batı ittifakında olmamalı, orada kalacaksa da bunun kerhen yapıldığı anlaşılmalıdır.
Özellikle ABD ile ilişkilerdeki ikircikli tavır bu yaklaşımın bir göstergesidir. Türkiye bir yandan bu ülkeyi küstürmemeye, ters düşmemeye, "dış politikamızın omurgası" diye nitelendirmeye devam ediyor. Diğer yandan, içeride yalnızca İslamcı kesimlerle sınırlı kalmayan, kasırga gibi bir anti-Amerikancılık körükleniyor. Batı ittifakının 60 küsur yıllık üyesi Türkiye'de bu nedenle Başbakan Erdoğan, komplo ve darbe diye nitelendirdiği son gelişmelerden aslen Batı'yı sorumlu tutuyor, yeni bir "İstiklal Savaşı"ndan söz ediyor.
Çerçeve böyle çizilince, Türkiye'nin daha özerk bir dış politika izlemesi yeterli sayılmıyor. Bunu yerleşik dünya sisteminin kuralları dışına çıkarak, uluslararası ilişkiler rejimini değiştirerek yapmak gerekiyor. Üstelik yeni dış politika seçkinleri ve onların izinde giden kamuoyu, Türkiye'nin yalnızca bölgesel değil küresel bir güç ve kapasitesinin önündeki gündemin tümüne yetecek kadar engin olduğuna inanıyorlar.
Hem Türkiye'nin dünyadaki konumunu hem de Türk toplumunun özlem ve duygularını, sürekli köpürtülen heyecanlarını iyi tanıyan Cumhurbaşkanı, şu uyarıyı yapıyordu: "Politikalarımızı geliştirirken uluslararası ve bölgesel güç denklemlerini dikkate alarak realist bir yaklaşım sergilememiz de elzemdir. Nihayetinde dış politikada reel-politik dediğimiz şey çok önemlidir... Bunu göz ardı ettiğiniz andan itibaren, biraz önce söylediğim ulusal menfaatlerde problemler ortaya çıkmaya başlar."
Gül'e göre, "Bir ülkeye dışarıdan baktığınızda, örnek alınacak başarıları varsa, o zaman itibarlıdır. Yoksa 'Ben güçlüyüm', 'Ben itibarlıyım', 'Ben büyüğüm' demekle uluslararası alanda itibar kazanılmaz. Sizin başarılarınızı siz değil, başkaları övünerek anlatacaklar ve sizi örnek alacaklar".
Cumhurbaşkanı, Kara Harp Okulu öğrencileri üzerinden tüm kamuoyuna seslenerek dünyayla daha alakalı olunmasını istiyordu. İyi tarih bilgisi, nesnel okuma, sanat, felsefe ve edebiyatla ilgilenme, dünyayı doğru okumak için şarttı.
Gül'e göre böyle bir yaklaşım, "Dünyaya bakışınızı çok farklı hale getirecektir. Unutmayın ki, biz dünyada sadece Türkiye'den ve Türklerden ibaret değiliz".
Yazılarıma 1 hafta ara veriyorum.