Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BUGÜN Hrant Dink’in mümtaz bir devlet operasyonuyla öldürülmesinin 7. yıldönümü. Öldürüldüğü yıl biz hâlâ bizi yönetenlerin adalet, hak, hukuk, gerçek, dürüstlük, şeffaflık, vatandaşı devlete karşı güçlendirmek gibi inanmadıklarını artık çok iyi bildiğimiz konularda söyledikleri sözlere inanmayı tercih ediyorduk. Daha doğrusu buna tutunmak ihtiyacını hissediyorduk.

        Dink’in cenazesine, içlerinde üzüntüden ve isyandan volkanlar patlayan yüz binlerce insan katıldı. İnsanları dinlerine, etnik kimliklerine, aidiyetlerine göre ayıranların asla anlayamayacakları şekilde bu toplumun vicdanını temsil ediyorlardı. En tepe yöneticilerimiz, üzerimize bulaşır korkusuyla o vakur, sessiz cenaze yürüyüşüne katılmamışlar, kilisedeki törene gelmemişlerdi. Ama kendi dönemlerinde işlenmiş bu cinayetin örtbas edilmesine göz yumacaklarını düşünmemiştik. Dediğim gibi biz, o sıralarda bizi yönetenlerin en azından bu konuda ahlaki ve vicdani kaygılar taşıdıklarına inanmayı tercih ediyorduk.

        7 yılın ardından, kepaze bir yargılama süreci, adalet duygusunun iyice çiğnendiği gelişmeler dizisinden sonra artık kimse saf değil. Bizi yönetenlerin bu konudaki ahlakına veya iyi niyetine inancımız yok. Son günlerin gelişmeleriyle ortaya çıktı ki bu ülkede hiçbir değer, hatta din ve iman kendi adına bir kıymet taşımaz. Aslolan iktidardır. En bayağı iktidar mücadeleleri kutsallar üzerinden, inancın dili kullanılarak yapılabilir. Böyle bir ülkede devletin kendisine düşman bellediği, hakkından gelmeye karar verdiği vatandaştan daha korumasız, “hiç” sayılacak bir varlık yoktur. Dink’ten Roboski’de katledilenlere, Gezi sırasında öldürülenlere, “kirli savaş”ta yok edilenlere, işkence tezgâhlarından geçenlere kadar. Ne yazık ki buna isyan edecek, vicdanında sıkıntı, daralma hissedecek bir toplum çoğunluğu da yoktur.

        Böyle olmasaydı, “Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık” diye yazan, bu toprakların sevdalısı, ‘söz’ün hikmetine inanan bir adamın öldürülmesi bu toplumda dinmez bir sızı haline gelirdi. Bol keseden ahlak, fazilet, hukuk lafı edenler bu devlet açısından bir utanç kaynağı olan cinayeti çözerlerdi. Belki hâlâ anlamamışlardır. Bu cinayetin tüm boyutlarıyla açığa çıkarılmamasının vebali kıyamete kadar üzerlerindedir. Öldürülmesine seyirci kaldıkları kişi, “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz” yazarken, korkusunu bu ülkeye olan sevgisiyle yenmeye çalışan bir adamdı. Günahı Ermeni olmak ve kimilerinin indinde haddini bilmemekti. Hrant Ermenice’de ‘Alev’ demekmiş. Alev Er, Hrant Dink Vakfı tarafından basılan, 1915’ten kurtulan Ermenilerin hikâyesini anlatan Kılıç Artıkları adlı kitabı çevirip önsözünü yazmış ve bu sayede Hrant ile adaş olduğunu öğrenmiş. Şunu anlatıyor: “Arkadaşım Saffet bir hikâye anlattı..: Bizim oralarda ..bir Usta vardı. Adı Aziz’di, ama herkes öyle derdi, Usta aşağı Usta yukarı. Soba yapacak, bakır kalaylayacak, saban demiri yapacak başka adam olmadığı için kurtulmuştu 1915’te. Yaşlıydı, öldü. Müslüman mezarlığına gömmek istemediler, Ermeni’den İslam’a dönmüştür diye. Oğlu vardı, Müslüman’ın Müslüman’ı İzzet. O da ölürken vasiyet etmiş: babamdan ders aldım, Müslüman mezarlığına değil tarlama gömün beni.”

        Alev Er’in aktardığı hikâye Türkiye’nin yalnızca geçmişine değil bugününe, vatandaşlık tanımına nasıl baktığıyla alakalı. Bu topraklarda Müslüman olmayanlar yaşadı ve yaşıyor. Osmanlı ve öncesi kültürlerine büyük katkılar yaptılar. Yazılması gereken ortak tarihin önemli bir parçası onlar. Belki de ancak bu yalın gerçek kabul edildiğinde Türkiye normalleşmesini tamamlayabilecek. Hrant Dink cinayetinin hesabının tam verilmesi işte bu nedenle de Türkiye’nin en yakıcı meselelerinden biridir.

        Diğer Yazılar