Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dramı aslında çok derin. Dünya sisteminde şişinmeyle gerçek güç, gerçek güç ile şiddete dayalı tahakküm, özerk dış politika üretebilmekle bunun dilbazlık versiyonu arasındaki ışık hızıyla ölçülebilir farkı belli ki görüyor. Ne var ki farklı bir davranış içinde olması mümkün değil. Tipik üçüncü dünya semptomlarıyla malul olduğundan çıkmazı derinleşiyor. Bu nedenle dünyada yalnızlaşmakla kalmıyor, ciddiye alınmaz oluyor.

  Parti iktidarının ilk dönemlerinde Türkiye’yi özellikli kılan unsurlardan hareket ederek bir sentez yapabileceği vaadini taşımıştı. Dünya açısından, İslamcı gelenekten gelip, kendi dindar muhafazâkarlığıyla Türkiye’nin Batılı kimliğini hesaba katarak bir bileşim yaratacağı, demokratik alanı genişleteceği beklenmişti. O günlerin dünyasının böyle bir deneyimin başarısına ihtiyacı da vardı. Destek müthişti.

  Dış politikasında Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası konumu ve çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu. ABD’nin Irak fiyaskosu işini kolaylaştırmıştı. Ne var ki dış politikasının özerklik alanı Türkiye’nin en az 60 yıllık stratejik taahhütlerinin, ittifak bağlarının ve yönelimlerinin sınırları içinde kalmak zorundaydı. İslamcı düşünürlerin rahatsız oldukları bu kısıtları reddetmeye kalkmak ağır maliyetli bir işti.

  200 yıldır Batı ile her alanda entegre olmuş bir ülkede bu tarihi tümüyle reddetmek, geriye çevirmek zaten mümkün olamazdı. Marifet bu kısıtların sınırladığı alanın mümkün olduğunca geniş kalmasını sağlamaktı. Bunu gerçekleştirmekse yalnızca doğru fikirleri, ilkeleri savunmaktan değil onlara uygun diplomatik davranış ve dili de maharetle kullanmaktan geçiyordu.

  İşler dış politikada, hatta büyük ölçüde iç politikada 2010 yılına kadar idare edilebildi. Sonrasında kibirle körleşen muktedirler hata üstüne hata yaptılar. Arap isyanları Türkiye’yi yönetenlerin ayarını bozdu. İktidarın kimlik tanımlamasında İslami öge giderek ön plana çıkarken, Batı karşıtı söylemin dozu arttı. Üstelik, iktidar Arap isyanlarının ardından yeni bir İslam birliği siyasetinin çıkabileceğini, dahası Türkiye’nin de bunun önderi olabileceğini vehmetti.

  Gökhan Bacık‘ın yerinde tespitleriyle Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk kez statüko karşıtı bir güç haline geldi. “Türkiye (Ortadoğu) bölgesini yeniden düzenlemek istiyor. Bu arzusunun ahlaki çıkış noktasıysa ABD’nin bölgede oynadığı tarihi rolün eleştirisi” idi. Üstelik, gene Bacık’a göre “Türkiye (Batı sistemindeki) üyeliğini seçkinleri bunu istediklerinden değil ciddi bir alternatifin olmamasından dolayı sürdürüyor”du. Tabii bu hamle için gerekli kapasite de elde yoktu.

  2013 yılının başında ve sonunda Şanghay İşbirliği Örgütü‘ne girme arzusunun neredeyse bu hükümetin en derin özlemi olarak dile getirilmesi bu bağlamda anlam taşıyordu. Ne örgüt üyelerinden bu yönde bir işaret alınmıştı ne de toplumda böyle bir eğilim söz konusuydu. Son dönemlerin dış politika söylemi de yaşanan bu sıkıntının ürettiği hiddetin dışavurumuydu. İktidar partisi durumu gene de idare edebilirdi ne var ki yazın gerçekleşen Gezi direnişine verdiği tepki ve Mısır darbesinden sonraki söylemiyle kendisini tüketti.

  İktidar partisine verilen demokratiklik kredisi tükendi. Batılı müttefiklere onca çatmaya karşın ilişkileri koparmak da mümkün değildi. ABD bir yana, elden ayaktan düşmüş AB bile, HSYK konusunda koyduğu net tavırla hükümeti böyle hayati bir konuda durdurabildi.

  Gülen cemaatiyle AKP’nin savaşı böyle bir ortamda demlendi ve aralık ayında patladı. Siyasal İslam’dan dünyanın umutlu olduğu dönemde yıldızları epey parlayan iki ortak karşılıklı olarak irtifa kaybetmeye başladı.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!