Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        FRANSA'nın bir önceki Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin Türk-Fransız ilişkilerine ciddi zarar verdiğini biliyoruz. Tanımlaması zor bir takıntıyla Sarkozy yalnızca Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmakla kalmadı bunu devletler arası ilişkilerin kaldırması hayli güç bir küstahlık hatta terbiyesizlikle yaptı. İlişkiler bundan olumsuz etkilendi ve Fransa'nın şirketleri Cumhurbaşkanlarının saldırganlığının bedelini Türkiye'deki büyük ihalelere katılma imkânlarının kısıtlanması olarak ödediler.

        Türkiye'nin Fransa ile yaşadığı sorunlar yalnızca sabık Cumhurbaşkanı'na mal edilemez. Her iki ülkenin iç yapılarından kaynaklanan sorunlar olduğu gibi, önemli konulardaki farklı bakış açılarının da etkisiyle şekillenmiş sorunlar var. Dorothee Schmid'in "Fransa-Türkiye: İttifakın Dönüşü mü?" başlıklı kapsamlı çalışması bunları a) Ermeni meselesi; b) AB üyeliği; c) PKK'lıların Fransa'daki varlığı ve Fransız güvenlik güçlerinin bu konudaki ne ölçüde yardımcı oldukları ve d) Akdeniz havzasındaki stratejik rekabet gibi dört ana mesele etrafında topluyor..

        François Hollande işbaşına geçtiğinden beri ilişkilerdeki psikolojik zehri temizlemeyi başardı. Diyalog sağlıklı hale geldi. Yüzde 11.1'e çıkmış işsizlik oranıyla Fransa Türkiye'deki iş ve piyasa imkânlarından faydalanmayı çok arzuluyor. Paris açısından normalleşmenin temel hedeflerinden birisi bu. Nitekim Fransa Sanayi Bakanı Arnaud Montebourg, "Ülkelerimizin hedefi yeniden canlandırılacak ekonomik ilişkilerimizi siyasi dalgalanmalar ne olursa olsun iki ülke arasındaki dayanışma noktası yapmaktır" demişti.

        Ne var ki Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkilerde ekonomik boyut çerçeveyi tümüyle tanımlamıyor. Sonuçta Fransa AB içinde ağırlığı yadsınamayacak bir ülke. Türkiye'de pek konu edilmese de, AB'nin genişleme politikası Soğuk Savaş bitene dek birliği siyaseten yönlendiren Fransa'da ciddi rahatsızlık yaratıyor. AB genişledikçe Fransa etkisinin azaldığını hissediyor. Almanya karşısında yalnızca ekonomik açıdan değil siyasi açıdan da geride kaldığını, ağırlığının eridiğini seziyor.

        Sarkozy bu gidişi ülkesinin dış politikasındaki egemenliği ön plana çıkaran ve anti-Amerikancılık içeren de Gaulle'cü politikalardan vazgeçip Washington'a yanaşarak aşmaya çalıştı. Fransız sistemi giderek bu politikadan uzaklaşılması ve eski geleneğe dönülmesinden yana. Yani Fransa'nın farklılığının Washington ile araya mesafe koyularak altının çizilmesini isteyenler var.

        Bu durumda en az Fransa kadar egemenlik kavramına düşkün ve dış politikada tarihsel sicilinde olabildiğince özerk hareket etme arzusu malum olan Türkiye'nin Avrupa içinde bir ittifak oluşturabilmeleri gerekir. Bunu göstermenin yolu ise Fransa'nın Türkiye politikasını yalnızca kozmetik hamlelerle değil, daha öze giden stratejik bir bakış açısıyla verilmiş kararları alabilmesidir.

        Bu durumda da Didier Billion'un ziyaret öncesi yazdığı "Türkiye: Fransa dış politikası açısından bir sınav" yazısında sorduğu sorulara cevap verilmesi gerekir. Billion'a göre eğer Türkiye bölgesinde bir güç olmaya, ekonomik büyümesi sürmeye, Fransa ile Türkiye çıkarlarını, aralarında siyasi, diplomatik, ekonomik ve kültürel sinerjiler yaratmada görmeye devam edecekse Paris Türkiye politikasını değiştirmek zorundadır.

        Böyle bir revizyonun dayattığı en önemli değişiklik iyice gevşeyen ama kimsenin koparmak istemediği Türkiye-AB ilişkilerinin canlanmasına Fransa'nın katkı sağlamasıdır. Paris yalnızca Sarkozy vetolarından vazgeçerek değil yargı ve hukukun üstünlüğüyle ilgili, Kıbrıs Rumları tarafından bloke edilen 23 ve 24. fasılların açılmasını sağlayarak bu niyetini somut şekilde gösterebilir.

        Diğer Yazılar