Sona eren efsaneler
GEÇEN yıl yaşananlardan arda kalan iki ana ders var. Birincisi, siyasal İslam'ın Mısır deneyiminde ülke yönetme konusunda gösterdiği başarısızlığın sonucu. Müslüman Kardeşlerin yönetim aczi ve darbeyle devrilmesi kadar, dünyanın her tarafında El Kaide benzeri veya onunla bağlantılı örgütlerin sivrilmesi de bir yeniden değerlendirmeye yol açtı. Şiddet ile anılan İslamcı hareketlerin fazlasıyla ön plana çıkması, Batılı ya da değil, dünyadaki önemli güçlerin hepsinde Arap isyanları sonrasında siyasal İslam hakkında beslenen umutları köreltti.
İkinci ders, yükselen piyasaların gelişmişlerden ayrışarak artık kendi dinamikleriyle büyüdükleri ve dünya ekonomisini taşıyacakları efsanesinin bitmesiydi. Geçen yılın ortalarından itibaren daha açık şekilde ortaya çıktığı gibi gelişmekte olan ülkeler, bereket yıllarında gerekli reformları yapmadıklarından, kendilerine özgü modeller üretemediklerinden rüzgâr dönmeye başladığında sıkıntı yaşamaya başladılar.
Her iki dersin de örnek ülkesi konumundaki Türkiye kendi fırtınasını işte bu bağlamda yaşamaya başladı. Türkiye'yi silkeleyen ve silkelemeye devam edecek gibi gözüken ekonomik gelişmeler aslında dünyadaki bu genel yönelimin bir parçası. Fark, siyasal depremin de aynı zamana denk düşmesinde.
Dünkü yazısında Özcan Tikit'in umut verici hikâyesini anlattığı Tunus İslamcı siyasetin serencamı konusunda bir istisna teşkil ediyor bu doğru. Ne var ki Tunus'un özgül ağırlığı belirleyici olmasını sağlayacak ve algıyı değiştirecek düzeyde değil. O işi başarabilecek olan, başarması istenmiş olan Türkiye idi. Eğer Gezi'ye içeride verilen tepki milletin ensesinde boza pişirmek yerine özgürlük ve hukuk alanlarını açmak olsaydı bu iş başarılırdı. Olmadı.
İktidar partisi mutlak iktidarı ve kendi kafasına göre bir Türkiye yaratma sevdasını aklın ve gerçekçiliğin önüne koydu. Türkiye'nin tarihsel açıdan önüne çıkmış olan ve 2002 sonrasında büyük ölçüde değerlendirilebilen fırsat da bu şekilde elden kaçtı. İslamcı akımların modernlik ve Batı merkezli sistemle uyum içinde yaşayabilecekleri iddiasını taşıyan ve kendisini bu şekilde dünya siyasetinde anlamlı bir yere koyan Gülen hareketi de bu sınavdan yüz akıyla çıkmış değil.
17 Aralık'tan beri yaşanmakta olan Türkiye İslamcı hareketleri/gelenekleri arasındaki iç savaş, ki tüm iç savaşlar gibi acımasız, insafsız ve kuralsız bir şekilde sürüyor, iktidar partisini olduğu kadar Gülen hareketini de yaralıyor. Geçmişteki hukuk ihlallerinde, yargı ve emniyet içindeki güce dayanarak yapılan haksızlıklarda başrolü oynadığı anlaşılan bir örgütlenmenin dünyadaki algısının geçmişteki kadar parlak olmayacağına şüphe yok.
Kavgada yumruk sayılmaz mantığıyla yapılan atışlar, kullanılan söylem, beddua kasetleri, geçmişteki büyük haksızlıklarla ilgili en ufak bir nedamet eksikliği hareketin imajını tahrip etti.
Bunun ötesinde devlet içinde yuvalanmanın sonuçlarıyla ilgili sorunlar da yaşıyor ve yaşayacak. Cumhurbaşkanı Gül İtalya seyahatinde kendisine refakat eden gazetecilere "(devlet içindeki) Dayanışmalar dini olabilir, etnik olabilir, dolayısıyla bunların bir hukuk devletinde devlette çalışanların hepsinin sadakati önce Anayasa ve devlete olacaktır. Varsa alacakları bir direktif, hiyerarşik bir sistem içinde, kanunlar içinde olmalıdır" dedi.
Cumhurbaşkanı yapılanın hukuk çerçevesinde kalarak yapılması gereğinin altını ise özellikle çiziyor. Kanımca Gülen hareketinin dünyada gördüğü ilgi de bundan böyle ancak asli beceri alanıyla yani eğitim ve iş ilişkileri ile sınırlı kalacaktır.
Türkiye'nin siyasal İslam hareketlerinin revaçta olduğu ve dünyaya ümit verdiği dönemlerdeki gibi siyasi etki yaratma imkanları kısıtlanacaktır. Uluslararası sistemin gerek iktidar partisine gerekse Gülen hareketine yönelik davranışı bu yeni gerçekliğe göre şekillenecektir.