Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        MÜNİH Güvenlik Konferansı bu yıl 50. yılını kutladı. Bunun şerefine uluslararası ilişkilerin ve diplomasi alanının ağır topları neredeyse tam kadro Münih’te idiler. Konferansın programı her zaman olduğu gibi dopdoluydu. Ama sanırım 80’lik 90’lık âlimler, Helmut Schmidt, Henry Kissinger, Egon Bahr, Valery Giscard d’Estaing’in gençlerden Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski ve David Miliband ile yaptıkları tartışma en ilginç ve tarihi anlamı da olabilecek paneldi.

        Kissinger‘in bir tespiti aslında bugünkü haliyle uluslararası sistemin sıkıntısını özetliyordu. ABD’nin sabık Dışişleri Bakanı’na göre bugün tek bir dünya sisteminden veya düzeninden bahsetmek mümkün değil. Bölgesel düzenlerden belki söz edilebilir ancak dünyanın pek çok bölgesinde düzensizlik hüküm sürüyor. Bunu da dünyanın farklı bölgeleri aynı zaman diliminde yaşamıyor.

        Avrupa artık post-modern, ulus-devleti aşan, savaş ötesi bir kıta haline geldi. Asya henüz 19. yüzyıldaki Avrupa benzeri ulusdevletler arası rekabetle tanımlanan bir düzene sahip. Ülkeler zenginleştikçe aralarındaki rekabet arttıkça düzenin dengesinin nasıl kurulacağı, Çin hâkimiyetinin ne şekilde engelleneceği yakıcı meseleler olacak. Afrika‘nın pek çok yerinde ya da Ortadoğu‘da ise düzen kurulamıyor. Dolayısıyla böyle bölgelerde düzen kurucu bir güç ortaya çıkana, güç dengeleri yerine oturana kadar daha çok acı yaşanacak.

        Üstelik böyle yerlerde ulus-devlet nitelikleri köklü değil. Aşiret, kabile ya da mezhep bağları ve bu grupların arasındaki dayanışma onları devletlerden daha güçlü konuma getiriyor. En azından devletler tarafından kontrol altında tutulamıyorlar. Bu koşullarda klasik devlet düzenini kurmak da hayli meşakkatli. Ulus aşırı örgütlenmeler de devletlerin gücünü eriten bir başka unsur. Tüm bu nedenlerle istikrarsız bölgelerde asıl büyük sorunlar, sıkıntılar bugünkü kalıplar içinde düzen kurulamamasından kaynaklanıyor.

        Konferans sırasında bile ağzından sigarası eksik olmayan eski Almanya Başbakanı Helmut Schmidt ise Avrupa’nın nüfusu 2050 yılında dünya nüfusunun ancak yüzde 7’sini oluşturacağına göre o dönemlerde yaşlı kıtanın dünya üzerinde pek de etkili olamayacağını savunmuş. Bunun sağlanması için hem AB’nin yapısının bir karara bağlanması, hem de göçmen politikasının kökten bir şekilde ele alınması gerekiyor.

        AB’nin siyaset üretememesinin sebeplerinden birisi de Almanya’nın kendi tarihi nedeniyle dış politikada aktif rol almaktan yakın zamana kadar çekinmesiydi. Gerhard Schroeder’in başbakanlığıyla birlikte bu zincir yavaş yavaş kırılıyor. Almanya normal bir devlet olmaya dönüyor.

        Bu bakımdan, Doğu Almanya kökenli eski bir papaz ve sivil toplum örgütçüsü olan Cumhurbaşkanı Joachim Gauck‘un Münih Konferansı’nı açış konuşması önemli bir vizyon değişikliği anlamına geliyordu. Her ne kadar Angela Merkel hâlâ iç politikaya odaklı hareket etse de giderek Alman siyaseti Gauck’un gösterdiği hedefler doğrultusunda ilerlyecek.

        Buna göre de Almanya artık küresel meselelerde daha aktif bir rol oynayacak. Gauck’a göre küresel düzenden diğer ülkelerin çoğundan daha fazla ekonomik yarar sağlayan Almanya buna uygun dış politika ve güvenlik sorumluluğunu da yüklenmelidir. Bu hedefe yönelik olarak Almanya’nın askeri gücünü kullanması, NATO ile işbirliği içinde yeni bir Avrupa Güvenlik Sistemi’nin kurulmasına çalışması gündeme gelecektir.

        Başbakan Erdoğan’ın Almanya ziyareti öncesinde çizilen bu çerçeve Türkiye açısından da önemlidir. Almanya ve onun ötesinde AB ile ilişkileri yeniden tanımlamaya ve canlandırmaya çalışırken ortak bir dış politika ve güvenlik politikası dilinin üzerinde çalışmaya başlamak tarafların çıkarlarına hizmet edecektir.

        Diğer Yazılar