Bosna uyanırken
BOSNA dünyanın vicdanlı insanlarının derdiydi, acısıydı 1990’ların başında. 1980’lerin ortasından itibaren Yugoslavya deneyi, bir yandan kendi beceriksizlikleri ve başarısızlıkları sonucu ekonomik ve siyasi açılardan ciddi sıkıntıya girmişti. Yugoslavya’yı bir bütün olarak tutmayı sağlayan Soğuk Savaş sona ermekteydi. Dünya dengelerine yaslanarak kendini yüzdürme imkânları bitmişti. Krizler derinleştikçe Yugoslavya’nın çok etnisiteli, çok dinli modelini muhafaza etmek isteyenlerin eli zayıfladı.
Sırbistan, Hırvatistan ve Slovenya’da milliyetçiler giderek güç kazandı. Büyük Sırbistan hayali azdı. Slovenler ve Hırvatlar ayrıldılar. Almanya, daha çok kendi iç politikasının dayatmasıyla iki ülkenin bağımsızlığını tanıdı. AB’ye bu tanınmayı dayattı. Sırplar bu oldubittiye karşı ordularını harekete geçirdi. Slovenya’nın savaşı kısa sürdü. Hırvatistan’da canım şehirler haftalarca bombardıman altında kaldı.
Yugoslavya’nın parçalanmasının ve Hırvat ile Sırp milliyetçiliklerinin yol açtığı en ağır bedeli Bosna-Hersek ödedi. Bosna, Yugoslavya’nın mikrokozmu gibiydi. Saraybosna yalnız Yugoslavya’nın değil belki de Avrupa’nın en çoğulcu kentiydi. Yazık ki Boşnakların arkalarında sırtlarını dayayacakları bir büyük Avrupa devleti yoktu. Müslüman’dılar, Yugoslavya’nın en kozmopolit halkıydılar. Milliyetçi dürtüleri zayıftı.
Sırp ve Hırvat milliyetçileri Bosna’yı yutmak istediler. Boşnaklar ve Bosnalılık fikrine inanan Sırplar ve Hırvatlar Saraybosna’ya sahip çıktılar. Yaklaşık 3 yıl süren bir kuşatmaya ve saldırıya karşı ne yapıp edip direndiler. Ülkenin başka yerlerinde etnik temizlik, kitle halinde tecavüz, nüfus kaydırmaları yaşandı. Savaş, Srebreniça katliamından sonra sona erdi. Bu süre zarfında dünyanın büyük güçleri katliama seyirci kaldılar.
Yugoslavya’nın dağılışı ve bu dağılma sırasında yaşananların nasıl yorumlanacağını milliyetçilerin söylemleriyle, kolaycı kimlik analizlerine soyunanlar belirledi. İnsanların siyasal duruşları, tercihleri etnik veya dini kimliklerine indirgendi. Siyasi analizin yerini kültürel indirgemecilik alınca, “Savaşın sebebi ezelden ebede insanların siyasal tercihlerini belirleyen aidiyetleridir” tezi güç kazandı.
Boşnaklar ve onlarla Bosna’yı korumak için birlikte mücadele veren Sırplar ve Hırvatların çoğulculukları savaştan yenik çıktı. Herkes kendi etnik veya dinsel aidiyetinin sınırlarına hapsolmaya zorlandı. Adaletsiz Dayton barış anlaşması, yeni Bosna- Hersek’i bu kültürel (ağırlıklı olarak da dinsel) kimlikler üzerinden tanımladı. Ortaya çıkan yapı, labirent gibi düzenlemeleriyle, ülkeyi AB yüksek komiserinin neredeyse sömürge idaresine bırakan anlayışıyla, bağışlarla yaşayan ekonomisiyle bir hayalet yapıydı.
Neredeyse 20 yıldır Bosna-Hersek bu şekilde yaşamaya çalıştı. Toplum neredeyse hiçbir kurumu işlemeyen bir devlete, servetlerine servet katan siyasetçilerin yolsuzluklarına, gelecek ümidinin kalmamasına mahkûm edildi.
Nihayet, geçen hafta Bosna patladı. Bir sanayi kenti olan ve savaş sırasında da etnik milliyetçiliğe kendini teslim etmeyen Tuzla’da başlayan protestolar, hızla Saraybosna dahil belli başlı şehirlere yayıldı. Slavoj Zizek’in tespitiyle, genelde Boşnaklardan oluşan ama karışık şehirlerde de öne çıkan “protestocuları bir araya getiren şey, radikal bir adalet talebiydi... Basit taleplerdi bunlar - iş, doğru dürüst bir yaşam sürme fırsatı ve yolsuzluğa son”.
Bundan sonrasında, etnik/dinsel bölünmeleri aşan dayanışmanın sürüp sürmeyeceğini kestirmek güç. Ama en azından AB’nin ikiyüzlülüğü bırakıp Bosna’ya gerçek bir üyelik perspektifi vermesi, ABD’nin de işini ciddiye alıp her şeyi kilitleyen anayasanın değişmesini sağlaması gerekir. Şimdilik önemli olansa Bosna’nın o çok sevdiğimiz ruhunun geri dönme işaretleri vermiş olmasıdır.