Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        MEŞRUİYET kavramı siyaset biliminin en zor kavramlarındandır. Kavramın tanımladığı olgu soyuttur. Ölçülmesi sayısal bir işlemle yapılamaz. Çok oy, örneğin, meşruiyet anlamına gelmez. Ses çıkarmayan, itaatkâr gözüken bir toplumun varlığı da. Buna karşılık çok gürültü çıkaran, hakkını arayan toplumların yaşadığı rejimlerin mutlaka bir meşruiyet sorunu olmaz. Tersine kıpır kıpır toplulukların varlığı, özgürce gösteri yapabilmeleri, seslerini şiddete maruz kalmadan çıkarabilmeleri, protesto ettikleri rejimlerin meşruiyetini perçinler.

        Kısaca meşruiyetin varlığını ve yokluğunu kesinlikle saptamak, belirlemek kolay değildir. Bilebildiğimiz, meşruiyet kaybedildiğinde de iktidarın sürebileceğidir. İktidarın somut araçları hâlâ tepe tepe kullanılabilir. Ne var ki meşruiyetini yitirmiş bir iktidarın ilelebet sürebilmesi, şiddet veya salt güce dayanarak var olabilmesi mümkün değildir.

        Meşruiyet yalnızca demokratik rejimlere özgü bir kavram değildir. Otoriter rejimler de meşru olabilirler. Demokratik ülkelerde seçimler meşruiyeti sağlayan başlıca unsurdur. Hukuka saygılı demokratik bir rejim açısından en büyük kırılma noktası, seçimlerin derde deva olmayacağının düşünülmesidir. O noktada ya kayıtsızlık topluma hâkim olur ya da sokak siyasetin taşındığı alan haline gelir. Sokağın siyasetin alanı haline gelmesi bir rejim açısından hayra alamet sayılmaz.

        Siyaset bilimci Nuray Mert, diken.com.tr'den Müjgan Halis'e verdiği mülakatta, 17 Aralık'taki yolsuzluk soruşturmalarından beri sürüklendiğimiz girdabı değerlendirmiş. Mert'e göre, "yaşadığımız bir rejim krizi ve kartopu şeklinde büyüyor... Daha önce darbelerle yaşadığımız şeyi, bu kez sivil siyasetin kriziyle yaşıyoruz".

        17 Aralık'la derinleşen ama aslen Gezi olaylarıyla kendisini tüm ağırlığıyla hissettiren bir kriz bu içinden geçtiğimiz. 2013 Mayıs ayının sonlarından beri tanık olduğumuz gelişmeler tefessüh etmekte olan bir rejimin görüntüleri. Bir kayıt düşmek gerekir: Siyasal iktidar kendisine yönelik muhalefet karşısında şiddete ne kadar çok başvurursa (ki bu şiddet fiziki olabildiği gibi hukuki, idari de olabilir) o ölçüde meşruiyetini eritmeye başlar.

        Türkiye 2 aydır bir yolsuzluk soruşturmasıyla başlayan sarsıntıyı yaşıyor. Bu soruşturmanın siyasal iktidara yönelik bir taarruz olduğuna şüphe yok. Bu taarruzdan sorumlu olanların, görevlerini yapmak kadar siyasi iktidarı sarsmak, silkelemek hatta kepaze etmek amacını güttükleri de doğru. Bu saldırıyı gerçekleştirenlerin çok uzun süre iktidarın koruması altında beslendiği, desteklendiği, palazlandığı, bir canavara dönüşüğü aşikâr. Ne var ki onların varlığı ve kötü niyeti, her gün akılları durduracak detayları ortaya çıkan yolsuzluk olgusunun vahametini azaltmıyor.

        Yolsuzluklarla bünyesini çürütmüş bir ülkede devletin düzgün işlemesi mümkün değildir. Bu nedenle kendine demokrasi diyen ülkelerde bunların, hele açığa çıktıktan sonra, müsamaha görmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Yolsuzluk, iyiden hırsızlığa dönüştüğünde içinde yer aldığı bünyeyi kanser gibi kemirir. Yolsuzlukların ortaya çıkması tehlikesi, çıktıktan sonra sorumluların hesap verme ihtimali sıra dışı tedbirleri tetikler. Yargıyı yürütmenin uzantısı haline getirmek, interneti kontrol altına almak, vatandaşı muhaberatın keyfine terk etmek gibi.

        Bu durumda meşruiyet krizi ciddi bir rejim krizine dönüşür. Bu bağlamda namusuyla yapılan yerel seçimler bu krizden çıkabilmenin son çaresidir. Yoksa sokak ve şiddet sahneye çıkacaktır.

        Böyle bir duruma ise ancak Attila İlhan'ın dizesindeki gibi "Felaketim olurdu, ağlardım" denilebilir.

        Diğer Yazılar