Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Soğuk Savaş bittiğinde artık jeopolitiğe dayalı bir dünya düzeni ve güçler dengesinin söz konusu olmayacağına inananlar çıkmıştı. Soğuk Savaş sonrası dünya, ekonomik olarak kapitalizmin dünya ölçeğinde yaygınlaşması, siyasal olarak da demokrasi alanının genişlemesiyle tanımlanacaktı. Nitekim Başkan Clinton’un ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı Anthony Lake, yönetimlerinin stratejik bakışının “piyasa ekonomilerinin” ve “demokrasinin” genişlemesi olduğunu kayda geçmişti.

        Ukrayna ve ondan önce Gürcistan ve hatta Suriye vakalarında görüldüğü gibi jeopolitik bir yere gitmiş değil. Üstelik Irak savaşı nedeniyle hem kredibilitesini hem de elindeki imkânları gereksiz yere tüketen ABD’nin, Obama yönetiminde her yere koşarak müdahil olmayacağının anlaşılmasıyla, jeopolitik tüm ağırlığıyla geri döndü. Kuşkusuz bunu en görünür şekilde kullanan da aslında düşüşte bir güç sayılması gereken Rusya.

        Rusya’nın Çarlık altında ya da Sovyet sistemi altında bir imparatorluk olmaktan ulus-devlet statüsüne dönmeyi pek sindiremediği malumdu. ABD başkanlarından Roosevelt’in dışişleri bakanı Edward Stettinius, Başkan’a yazdığı bir mektupta “Liderliği ulusal bir hak olarak görmeye alışmış bir İngiliz’in ikinci derecede bir rol oynamaya alışmasındaki güçlüğü hiç ihmal etmeyin” demişti.

        Aynı değerlendirme Rusya için aslında misliyle geçerli. O nedenle eline geçen her fırsatta önemini, gücünü, başkalarının oyununu bozma becerisini sergileme gereği duyuyor. Herhangi bir askeri harekâta kalkışmasının kendisi açısından da kötü sonuçlar verebilme ihtimaline rağmen Ukrayna’da Kırım’ı kendine bağlamak yönünde hamleler yapıyor.

        Tek kutuplu bir dünyada Amerikan tercihlerinin dünyanın tercihleri olarak sunulması ve kabul görmesi şaşılacak bir durum da değildi. Geçenlerde Türkiye’deki medyanın durumu hakkında zehir zemberek bir rapor yayınlayan Freedom House (Özgürlük Evi) adlı kuruluşa göre 2000 yılında demokrasi ile yönetilen ülke sayısı 120 idi ve bu tüm ülkelerin yüzde 63’üne denk düşüyordu.

        O günlerin havası geçti. Demokrasi tüm dünyada ağır bir baskı altında. Aslında bu biraz da garip. Zira dünyanın her köşesinde kitleler hak talebiyle, özgürlük talebiyle, yolsuzlukları protesto amacıyla meydanlara dökülüyor. Ne var ki meydanlardan demokrasi üremiyor. Daha doğrusu yeni demokrasilerde liberal kurallara göre bir sistem yerleştirme çabaları çöküyor. Bundan kötüsü ise demokrasileri kökleşmiş ülkelerde de demokratik yönetimin krize girmiş olması.

        Economist Dergisi’nin son sayısında demokrasinin krizi konusunda kapsamlı ve açıkçası pek de iç açıcı olmayan bir dosya var. Dergiye göre, “dünya nüfusunun yüzde 40’ı(...) bu yıl serbest ve adil seçimler yapabilecek olsa da demokrasinin küresel ilerleyişi durdu, hatta gerilemiş bile olabilir. Freedom House’a göre 2013 yılı dahil olmak üzere sekiz yıldır küresel özgürlük geriledi... Batı dışında demokrasi çabucak çökmek üzere ilerleyebiliyor”.

        Gerek Batı’nın ekonomik krizi, gerekse diktatörlükle yönetilen Çin’in ekonomik başarıları demokrasinin etkili yönetim açısından sorgulanmasına yol açıyor. ABD her otuz yılda milli gelirini katlarken, Çin otuz yıldır her on yılda bir gelirini katlıyor. ABD’nin, Irak işgalini; kitle imha silahları bulamadığı için demokrasi getirme hedefine bağlaması da Batılı ülkelerin demokratikleşme söyleminin ağır bir darbe almasına yol açmıştı.

        Buna ABD’de sistemin kutuplaşma nedeniyle kilitlenmesini, AB’de partilerin zayıflamasını, sandığa gidenlerin sayısındaki dramatik düşüşü eklediğinizde gerçekten de ortaya tatsız bir tablo çıkıyor. Yirminci yüzyılda totaliter rejimler karşısında ezici bir zafer kazanan demokrasi, kendi çelişkilerine ve iç enerjisini yitirmesinin yarattığı krizlere teslim oluyor. Daha doğrusu oluyor mu?

        Diğer Yazılar