Oyunun sonuna doğru
1982 Anayasası Soğuk Savaşın ilelebet devam edeceği ve Cumhurbaşkanı'nın asker olacağı varsayımlarına dayanarak yazılmıştı. Bu "İkinci Cumhuriyet" dönemi 1990'larda kökten değişen iç ve dış koşullara ayak uyduramayarak 1999 depreminin ve 2001 ekonomik krizinin enkazı altında kaldı.
İslamcı siyaset geleneğinden gelme, taze, heyecanlı ve yeni söylemler benimsemiş AKP, çökmüş sistemin bitmiş partilerini geçerek iktidara geldi. Büyük şansı göçmekte olan sistemin son hükümetinin gelecek on yılı şekillendirecek ekonomik, idari ve başta idam cezasının kaldırılması olmak üzere, zor siyasi kararlarını almış olmasıydı.
1 Mart tezkeresi Meclis'te teknik bir nedenle geçmemiş sayılınca, ABD bunun sorumluluğunu Silahlı Kuvvetler'e yükledi. VVashington'un bu tercihi içerideki siyasi kavgalarda hiç yabana atılmaması gereken, veya en az AB süreci kadar önemsenmesi gereken bir unsurdu. Derviş programı, IMF anlaşması, uygun uluslararası ortam. ABD'nin Irak'ta baltayı fena halde taşa vurması hep yeni iktidarın lehine işleyen olgulardı.
Bunlara demokrasi oyununu sürekli faullü oynayan eski dönem aktörlerinin toplumsal meşruiyetlerini yitirmelerini, güçsüzlüklerine ek olarak ufuksuzluklarını ekleyebilirsiniz.
2010 referandumu AKP'nin devraldığı "İkinci Cumhuriyetsin defterini kapatıp yeni Cumhuriyet'i kurmaya başlaması için yolları tümüyle açtı. Referandum üzerindeki tartışmaları gündeme getirmeye gerek yok. Ancak referanduma evet diyenlerin en azından bir bölümünün beklentileri gerçekleşmedi. Tersine ülkede seçmen desteğinin artışına koşut olarak yoğunlaşan birotoriterleşme (ki ipuçları çok önceleri ortaya çıkmıştı) giderek nefes alınacak alanı daralttı. Üstelik seçim kampanyalarına konu olmayan sosyal, kültürel politikalar, bireylerin özgürlük alanını daraltmaya yönelik söylem ve eylemler birbiri ardına yağmaya başladı.
Özay Göztepe'nin derlediği Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler kitabındaki yazısında Metin Özuğurlu şu tespiti yapmıştı: "AKP, revize ettiği rejimi konsolide etmek yerine, 12 Eylül 2010 tarihli referandum başarısından sonra belirginleştiği gibi, yasallık ve meşruiyet sınırlarını açıkça ihlal ederek yeni bir rejim arayışına yönelmiştir."
Sistem revizyonu, yeniden yapılandırılması ne ölçüde meşru idiyse, alttan alta rejimi değiştirmeye çalışmak o denli zayıf temelliydi. Cumhuriyet'in temel ilkelerinin altını oymak ve bunun da ötesinde ideolojik/kültürel/sınıf düşmanı kategorisine zorla sokulanların hayat alanını devlet gücünü kullanarak daraltmaya kalkmak görevin tanımının dışındaydı. Zaten o nedenledir ki yaşadığımız kriz yalnızca AKP ile Gülen Cemaati arasında bir iktidar kavgası olmanın ötesinde bir meşruiyet krizi haline de dönüştü.
Başbakan Erdoğan'ın kendisinde yargıya müdahale hakkını görmesi, varolan kanunlardan aklına yatmayanlara uymak zorunluluğu hissetmemesi, kuvvetler ayrılığını umursamaması, devlet gücüyle şirketleri, kurumları, kişileri hizaya getirmeyi doğal bulması meşruiyet krizini derinleştiren unsurlardır. 17 Aralık'tan beri yaşananlar sonucunda Türkiye'de devlet kurumsal olarak erimektedir. Ne var ki bu çağda hepsi kayıtlara geçmiş yolsuzluklar kümesinin de, erkler arasındaki dengeyi yok sayan davranışların da unutulması, unutturulması mümkün değildir.
O anlamda maç bitmiş, ancak daha vakti kalan oyun devam etmektedir.
Gelecek açısından önemli olan yeniden inşa edilecek devletin bugüne kadarki baskıcı, kendi hukukuna bile uymayabilen devlet anlayışından uzak şekillenmesidir. Umalım ki, hukukun herkese gerektiği, baskıcı ve dışlayıcı olmayan bir laikliğin huzur için şart olduğu, Kürtleri, Alevileri, gayrimüslimleri kucaklayan bir vatandaşlık anlayışının kaçınılmazlığı toplumsal ve siyasal aktörlerce artık idrak edilmiştir.