Seçimlere giderken devlet ve demokrasi (1)
Yerel seçimlere şunun şurasında üç hafta kaldı. Ortalığa akan pislik, havada kol gezen gerginlik, söylemlere hâkim olan öfke ve nefret, başlayan provokasyonlar ve şiddet ürkütücü. Türkiye, bir yandan kurumsal olarak çürürken diğer yandan seçimler üzerinden tüm demokratik sistemi sıfır toplamlı bir oyuna indirgeyen, kutuplaşmaları körükleyen bir tavra teslim oluyor.
Bu tavrın hasarı seçimlerin bitmesiyle onarılabilecek gibi değil. Türkiye’nin kendiyle kavgalı hali ve bunun giderek şiddetlenmesi aynı zamanda ülkeyi dış politikada zayıf, edilgen ve etkiye açık hale getiriyor. Üç yıl öncenin özerklik peşindeki bölgesel gücünden eser kalmadı. Bir yandan dış politikada son üç seneye damgasını vuran ölçüsüzlükler, diğer yandan içerideki kargaşa Türkiye’nin etki alanını hızla daraltırken, olumlu imajını tarumar ediyor.
Metropoll Araştırma şirketinin şubat ayı kamuoyu yoklaması bu izlenimleri doğruluyor. Toplumda artan bir tedirginlik var. Eğitim seviyesi yükseldikçe, özellikle ülke ekonomisini ve siyasetini taşıyacak dinamik yaş gruplarında geleceğe yönelik karamsarlık artıyor. 2011 Aralık ayında Türkiye iyiye gidecek diyenlerin oranı yüzde 53.6, kötüye gidecek diyenlerin oranı 39.3 iken bu oranlar neredeyse tersine dönmüş. İyimserler Şubat 2014’te yüzde 34.1 iken kötümserler 52.6.
Başbakan Erdoğan, 17 Aralık soruşturmalarını, yolsuzlukları unutturma amacıyla, tüm ipleri koparıp kurumları tahrip ederek, hukuk devleti kaygılarını bir yana bırakarak alt etmeye çalışıyor. Ne var ki gene bu araştırmaya göre halkın yüzde 37’si bunu bir yolsuzluk operasyonu olarak görüyor. Araştırma 17 Aralık’ı darbe girişimi diye görenlerin ocaktan şubata 4 puan artarak yüzde 28.2 olduğunu gösteriyor. Hem yolsuzluk hem rüşvet diyenler 23.5. Yani her durumda yolsuzluk meselesi toplumsal belleğe yerleşmiş durumda.
Araştırmanın diğer bulgularına da değineceğim. Bu aşamada sadece bir noktaya değinmek gerekir. Yolsuzluk olgusunun gizlenememesi, bunun ortaya çıkarılmasında başrolü oynayan Gülen Cemaati’nin olumlu algılanmasına yol açmıyor. Tersine araştırma sonuçları Gülen Cemaati hakkındaki olumlu kanaatin yüzde 15, olumsuz kanaatin yüzde 68 düzeyinde olduğunu gösteriyor. Gerek hükümet gerekse Cemaat aleyhine çıkan ses kayıtlarından toplumun yaklaşık yüzde 80’inin haberdar olduğu ve bu temelde yüzde 37’lik hatırı sayılır bir grubun her iki tarafı da haksız bulduğu anlaşılıyor.
Geleceğe yönelik Türkiye’nin derdi bu iki eski ortağın her türlü insaf, izan, ahlak sınırını bir tarafa bırakarak yürüttükleri kıyıcı savaştan daha büyük aslında. Devlet kurumları, ortak paydalar, demokrasi pratiğinde elde edilmiş tüm deneyimler hoyratça imha ediliyor. Bu imha operasyonlarından sonra Türkiye demokrasisinin yeniden inşası gerekecek ve tabii ki hayli meşakkatli bu işi ülke ve toplum geçmiş on iki yıldan daha zorlu ekonomik koşullarda yapmak zorunda kalacak.
Bunun becerilebilmesi için hızla bugünkü zehirli ortamdan uzaklaşmak, demokratik bir rejimin asgari koşullarını yeniden keşfetmek gerekecek.
Financial Times Gazetesi yazarı Martin Wolf geçen hafta Ukrayna hakkında “Demokrasi’ye geçmenin kolay yolu yok” (There is no easy path to democracy) başlıklı bir yazı yazdı.
Wolf’a göre “demokrasilerin her şeyden önce vatandaşa ihtiyacı vardır...vatandaşın ortak siyasal süreçlere bağlılığı partisine bağlılığının önüne geçmelidir....(karmaşık mekanizmalarla işleyen bir sistem olan) demokrasi oy vermekten çok daha fazla bir anlam içerir...Ya birlikte hareket eden özgür bireylerin siyasi iradesidir ya da hiçbir şey değildir. Bir seçim kazananlar kafalarına göre hareket etme hakkına sahip değildir. Bunun adı gerçek demokrasi değil, seçilmiş diktatörlüktür.”
Bu tuzağa düşmemenin yolu kurumların işlevsel olmasından, siyasi şahsiyetlerin kurumlarına sahip çıkmalarından geçer.